Bugün sizlere, Rönesans gibi bir aydınlanma çağı içinde dönemin ruhunu yeniden Orta Çağ’a çekmek isteyen bir tarihi kişilikten bahsedeceğim: Girolamo Savonarola.

Girolamo Savonarola’nın kısa bir biyografisini vermek istiyorum. 1452 Yılında Ferrara’da doğan Savonarola, 1498’de Floransa’da ölmüştür. Savonarola, eğitim hayatı boyunca Orta Çağ ideolojisinin etkisinin altında kalmıştır ve bunun etkilerini de savunduğu düşüncelerinde rahatça izlemek mümkün. Britannica Ansiklopedisi’nin aktardığına göre, erken tarihlerde babasına yazdığı bir mektupta İtalyan halkının kör günahkârlık hallerinden rahatsız olduğunu belirtmekten çekinmemiştir. Pagan etkili hümanizmin ögeleri olan resim, şiir ve dinin kendisi için dayanılmaz olduğunu dile getirmiştir. Bu durumun sorumlusu olarak da kilise hiyerarşisinin en üst noktasındaki kişilerin zayıflıklarını işaret etmiştir.

Moretto de Brescia – Portrait of a Dominican Presumed to be Girolamo Savonarola

Bu isme ilk kez Giorgio Vasari’nin “Sanatçıların Hayat Hikâyeleri” eserinde rastlamıştım. Ardından Michelangelo ile ilgili bir eseri okurken Vasari’nin cümleleri arasında rastladığım ve artık aşina olduğum ismi anımsamam zor olmadı. Fakat beni bu konuyla ilgilenme sebebim Savonarola’nın oldukça gerici bir düşünce ile yaptığı misyonerlik değildi, beni bu konuyu araştırmaya iten şey Botticelli gibi değerli ve kendini sanata adamış bir ressamın, sanat eserlerini yok etmeyi öne süren bir cehaletin etkisi altında kalan bu adamın arkasında oluşuydu.

“Botticelli Savonarola’nın yandaşıydı, işte bu yüzden resmi bıraktı ve başka gelir kaynağı olmadığı için de epey sıkıntıya düştü. Yine de cemaatin üyesi olarak kalmakta direterek piagnoni’ye (o zamanki adıyla “sızlananlar”) katıldı ve çalışmalarını bir yana bıraktı; dolayısıyla ihtiyarladığında o kadar yoksul düştü ki eğer Lorenzo de Medici (Botticelli, Medici için başka işlerin yanı sıra Volterra’daki küçük hastane için de bazı yapıtlar ortaya koymuştu), dostları ve başka değerli kimseler yeteneğinden ötürü onu sevdikleri için yardımına koşmasalardı neredeyse açlıktan ölecekti.”

Kafamı karıştıran şey Botticelli’nin resim yapmayı, kendini adadığı bu ideoloji nedeniyle bırakması değil aslında. Benim kafamı karıştıran şey, neredeyse hayatının yarısından fazlasını sanata adamış bir kişi olan Botticelli’nin, sanat eseri üretimini bırakmanın ötesine de geçerek bu eserleri yakıp yok etmeyi savunan bir adamın savunucusu olmasıydı. Sanat uğrunda verdiği bunca çaba, bunca sevgi, bunca zaman ve bunca para boşa mıydı? Günümüz şartlarında Botticelli’nin ününü göz önünde bulundurursak elbette değil, peki ya Savonarola’nın hükmü yüzyıllar sürecek bir esaret dönemi olsaydı? O zaman Botticelli, gerçekten de Botticelli olabilir miydi ki?

Biraz da Sanatın Büyük Ustaları serisinde Michelangelo üzerine yazılmış kitapta Savonarola’dan nasıl bahsediliyor onu tartışalım. Bu anlatacağımız olayların öncesinde Muhteşem Lorenzo olarak anılan Lorenzo de Medici’nin ölümünün ardından pek fazla aktif olmayan oğlu Pietro de Medici’nin başa geçmesiyle halk huzursuz oluyor. Ve ardından yeni bir arayışa geçen halk, Savonarola’yı buluyor…

“Lorenzo de Medici’nin bile çekindiği ve o öldükten sonra halkın üstünde etkisi giderek artan rahip Girolamo Savonarola cumhuriyeti savunuyor, halkı örgütlüyordu. Ancak onun cumhuriyet anlayışı bugünkü anlayıştan farklıydı. Seçme, seçilme ve yönetimde her sınıftan insanın yer alması gibi önerilerin yanında aslında bilginin yalnızca din adamlarından alınmasını, ilimi yalnızca çok az kişinin bilmesinin yeterli olacağını da ileri sürüyordu. Kadınların ortalıkta fazla görünmelerinin Tanrı’nın emirlerine aykırı olduğunu savunuyor, sanat eserleri başta olmak üzere insan eliyle yapılan her şeyin günah olduğunu ileri sürüyordu. Yalnızca Floransa halkı değil, Botticelli gibi pek çok ressam da ondan etkilenmişti. Bir yandan Fransa tehdidi de söz konusuydu. Her şeyin üstüne bir de Pietro de Medici’nin tavrı eklenince halk ayaklandı, Medici ailesi Bologna’ya sürüldü, Michelangelo da onlarla birlikte gitti. O sıralarda yirmili yaşlarında olan sanatçı Bologna’da da yoğun çalışmayı sürdürdü.

Floransa’da yönetimi ele geçiren Savonarola pek çok kitabı ve sanat eserini törenle yaktı. Bir süre sonra özel güçleri olduğuna inandırılan rahipten mucizeler bekleyen halk onun vaazlarının, vaatlerinin ve kutsallığının gerçek olmadığını anladı. Kilise, rahibi kent meydanında yakarak öldürdü. Medici ailesi böylece Floransa’ya döndü.”

Nasıl bir güçtür ki, Muhteşem Lorenzo olarak anılan entelektüel bir yöneticinin ölümünü takiben Savonarola Floransa’yı ele geçirir? Belli ki Rönesans’ın bu “Aydınlanma” durumundan çok da mutlu olmayan hatırı sayılır sayıda bir topluluk, birinin önderlik yapmasını bekliyormuş. Gotik devrin skolastik anlayışı bir gecede yok olmamış anlaşılan.

Bu durumu neredeyse her toplumda izleyebiliriz, bu nedenle muhafazakar bakış açısının yeniliği çok da kolay benimsememesine şaşmamak gerek. O dönemde elektronik teknolojinin var olmadığı da göz önünde bulundurulursa, böyle şeylerin insanlara batması ve onların bir gericilik hareketine destek çıkması olasılıklar dahilinde olarak ele alınabilir. Fakat yüksek hümanist tavrın revaçta olduğu bu dönemlerde, her şeyin ‘insan’ için olduğu aydınlanma çağında nasıl olur da bir ‘sanatçı’ bunu destekleyebilir, aklım almıyor.

Sorularla dolu bir yazının onuna geldik ve kafamın içindeki soruların daha da arttığını fark ettim.

Bir cumhuriyeti savunmak her zaman güzel bir şeydir, halkın sesi olmak ve yeni fikirlere açık olmak demektir fakat halk ilimden, aydınlıktan ve keşfetmekten uzak kalırsa o halkın sesi çıkabilir mi? Hayır. Peki bu durumda Savonarola’nın bir günah cumhuriyeti kurmak istediğini söyleyebilir miyiz?

Gerçekten, böyle bir cumhuriyet ister miydik? Size soruyorum sevgili okur; bilgiye, keşfetmeye, üretmeye gelen kısıtlamalar dahilinde bir düşüncenin destekçisi ve halkın sesi olabilir miydik?

 

Okura Not: Bu yazı 15. Yüzyılın sanat dünyasına yönelik olarak kaleme alınmıştır. Politik bir düşünce ya da eylem savunulmamıştır ya da yerilmemiştir.

 

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.