“Hep sarhoş olmalı,” diyor Charles Baudelaire “Paris Sıkıntısı” adlı eserinde. Baş döndürücü bir hızla akıp giden yaşam, avuçlarımızdan kayan günler, saatler, dakikalar. Hırslar, hedef ardına hedefler sarmalında tüketip dururken bizi, dönüp aynalara bakmaya bile zaman yok. Ruhumuzun aynalarıysa kilit altında, anahtarları kayıp. Bir parça gökyüzü, kumral bir günbatımı ne kadar da uzakta. Yarınlara bırakılan hayaller geceleri bile uğramıyor yanımıza. Bölük pörçük buz gibi uykularda kabusların kucağındayız. Tadı yok hiçbir şeyin, tat aramayı da unuttuk galiba. Sıyrılıp günlük karmaşa toz bulutundan farklı yollara adım atmalı silkelenip.

“Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz,” diye devam ediyor Baudelaire. Hep sarhoş olma durumu akla Antik Yunan şarap tanrısı Dionysos’u getirir, hiç ayık gezmeyen, çılgın kadın takipçileri olan tanrı. İlham yollarını açar Dionysos, doğanın sırlarıyla hemdem eder insanları. Sürekli sarhoşluk, algının kapılarının açılmasıyla ilgilenen İngiliz yazar Aldoux Huxley ve onun ilham kaynağı ünlü on dokuzuncu yüzyıl İngiliz şairi William Blake’i de hatırlamamızı gerektiriyor. “Aşırılık yolu bilgelik sarayına götürür,” diyor Blake. Bu iki ünlü kişiyi ilham kaynağı olarak gören “The Doors” grubunun solisti ve çoğu şarkısının söz yazarı Jim Morrison, canlı bir Dionysos’tu kısa hayatında, konserlerinde kalabalıkları kendisinden geçiren, sarhoşluğun zirvelerinde dolaşan ve dolaştıran “kertenkele kral”. Baudelaire’in sözünü ettiği üç sarhoş olma durumunu harmanlamıştı adeta kısacık yaşamında, kendisini bir denek olarak görüp deneyimin tehlikeli kollarında. Zamansız bir varoluşta esriklik pompalıyor adeta damarlarımıza Morrison bitmeyen şarkıları ve şiirleriyle. Başka bir yaşam için sırlarını fısıldıyor bize, acılar ve hüzünlerin de kölelikten kurtuluş için anahtar olduğunu bilerek. “Fırtınada yolcular”ız hepimiz, son söylediği şarkı olan unutulmaz “Riders on the Storm” daki gibi. Kristal gemiye biz de bineriz belki, korkulardan kurtulup dudaklarımızda “The Crystal Ship”.

Başka bir yaşam, evet, sarhoş olmanın getirdiği, çiçeklerin gülümseyişinde, ay ışığının fısıltısında. Bütün yapraklar dökülüp de ağaçtaki son bir iki yaprağın kış rüzgarına dayanmasında, bahardaki uyanışı hatırlatan çırpınmasında. Geceye bayıltıcı kokular bırakan melisanın yaz nefesi salan kış rüyalarında. Yıldızlarla bir ve beraber olmayı denemeli bizdeki yıldızı, yıldızlardaki bizi bulmaya çalışırken. Bir tebessüm, bizi bizden alan sonra, deniz kokusu iliklerimize kadar. İliklerimize kadar ıslanmalı bir gün yağmurun altında, yağmurun ürpertisi yaşam tutkusu dalgalarıyla sarmalı bizi kıyımızda. Sıcacık bir çayın ya da kahvenin sevinci benliğimizle buluşmalı sonra. Karlı bir günde beyaz renkli soğuğu hissedip tenimizde, kulağımızda hoş bir kış şarkısı, “Wintertime Love”, The Doors’dan yine, “Kış Aşkı”, sıcağın güzelliğini yaşayalım avuçlarımızda sonra bizi ısıtan bir aşkla. Ağustos böceklerinin bitmez serenatları yaz sıcağına, eli kulağındadır, yarın gibidir yaz ne de olsa.

Yalnız sularda dolaşmak gerekir bazen, yavaşça. Soğuk bir gecede ayak seslerinizle yankılansın caddeler, “hiç ölmeyen tarlalar” der Morrison “The Crystal Ship”de. Melankolinin kucağında, kendinizle baş başa, hüzün de iyi gelir insana. Uzun gecelerde kendinizle arkadaşlık ederken yudumlamalı tek başınalığın benzersiz ırmağından dökülenleri. İç sesiniz dönüp dururken ruhunuzun derinliklerinde, kurun salıncağınızı dostça sizi süzen hilale. Bulut demetleri getirecektir size. Karanlığın aydınlık demek olduğunu sezerek elinizi uzatın göklere, dağlar da selam duracaktır. Adsız bir sarhoşlukta birliği yaşayın evrenle, gezegenlerin bitmeyen devinimlerinde, damarlarınızda durmamacasına akan kan gibi. Yüreğinizin aşk diye attığını duyumsayın, dünya nasıl da diz çöker gözlerinize. Güvenli limanınızdır yüreğiniz, buğulu ateşi gözlerinizin. Deli deseler de size, cesaretle ileriye, derinlere, en diplere. Ressam Paul Gauguin gibi, içinizdeki ateşin baş döndürücülüğünde kendinizi gerçekleştirme çabasında, geceler boyunca. Şiirin büyüsü kıvılcımlarla kuşatsın sizi, konuşmaya gerek yok ki. Geride bırakmak gerektiğini biliyorsunuz kınayanları, önyargıları. Kendinizle baş başa bütün dertleri silkeleyerek omuzlarınızdan. Güneşin sıcacık kollarına bırakın sonra kendinizi, sıcak dokunuşuyla hep oradadır, sadık bir dost.

Kulak verin taşlara bir gün doğumunda, ne çok öyküleri vardır, hiç susmazlar, anlatırlar. Dokunun onlara, binlerce yıllık özlemlerini giderin. Sarılmak gerek ağaçlara, yeşilin kokusunu almalı her daim, bir kahkaha, aşkla, silinmeyen göklerden, kalbin tam ortasından. Kadim bir arkadaşlık doğayla, bizi terk etmeyen, derinliğiyle bizi avutan. Walt Whitman’la “Çimen Yaprakları”na uzanıp kendimizi bulmanın yollarında dolaşmalı. Her şeyi geride bırakıp, maddi kaygılardan sıyrılıp alıp başını gitmeli, ünlü Beatnick Jack Kerouac’in arabasına atlamalı, kaygısız bir serseriyi taklit ederek. “Göğe Bakma Durağı”nda inip göğün çırpınışlarının ritmini bulmalı. Ezginin, fırçanın dokunuşlarında, dansın büyüsünde sihirli bir sarhoşluğun kucağında nefes almalı insan. Gerçeğin aynaları perdede salınmalı, sayfalarla kuşatılmış bir yaşam biçiminde. Bir sokak kedisinin mırıl mırıl sevinci sarhoş etsin sizi, sıcak bir kap sütün tatlı okşayışında. Sarhoş olalım, haydi, özgür bırakalım ruhlarımızı, kanatlansınlar doya doya kumruların sırtlarında. Gökler ve ötesi beklemiyor mu bizi, delice çırpınan bir dalga boyunda? Kafeslerin anahtarları okyanusların dibinde sonsuz bir uykuya dalsın, tutku nehrinden kana kana içerken. Loreena Mckennitt’ın “The Mummer’s Dance” şarkısının dans davetine uymalı, ağaçlar yapraklarla canlanmaya duruyor artık, çiçekler, çiçekler taçlarla bezeyecek bizleri artık. Zaman sarhoşluk zamanıdır.