Onu anlatmak için illaki kelimeleri kullanacaksak şayet, seçtiğimiz kelimelere, kurduğumuz cümlelere her zamankinden daha fazla dikkat etmeliyiz. Çünkü o, ne sıradan bir kadın ne de sıradan bir sanatçı. Kendisinden taşan ve dizginlenemeyen bir ruha sahip Marina. Sanatıyla özgür, sanatıyla sınırsız.

Bizler onu 31. İstanbul Film Festivali kapsamında yayınlanan “Artist is Present” belgeseliyle tanıyoruz. 70 yaşındaki sanatçı, devrim niteliği taşıyan çarpıcı performanslarıyla adından sıkça söz ettirmeyi başardı bugüne kadar. Sanırım onu ve performanslarını ifade etmek için kullanılabilecek en uygun tanımlama “çarpıcı” oluşu. Çünkü her durumda, her mekânda insanı derinden etkileyebilmenin bir yolunu bulabiliyor. Saf ve kendinden emin, dingin yapısı performanslarında son safhaya ulaşıyor.

Kendisi için sanat, güzel olmaktan ziyade rahatsız edici olmalı. Bu zamana kadar gerçekleştirdiği etkileyici performanslarıyla da, bu düşüncesini hayata geçirmek konusunda oldukça başarılı olduğu görülüyor.

“Artist is Present” belgeselindeki röportajında şöyle der: “Sanatçı savaşçı ruha sahip, kararlı, yalnızca içinde bulunduğu alanı değil, kendini de evriltmeye muktedir. Zaaflarını aşmaya hazır olmalıdır. Yani önemli olan hangi sanatı icra ediyor olduğunuz değil, hangi bakış açısıyla o sanatı üretiyor olduğunuzdur.”

Bedeninin ve zihninin sınırlarıyla oynamaktan asla çekinmeyen limitsiz bir kadın Marina Abramović. Sadece kendi sınırlarını değil, performanslarıyla izleyicisinin de sınırlarını zorlamayı seçiyor oluşu, onu en cesur etkinlikler içerisine sürüklüyor.

Oldukça sıkı bir disiplin altında büyütülen ve annesinden hiç sevgi görmeyen bir çocuk olarak dış görünüşüne oldukça takıntılı olan Marina, bir röportajında çocukluk dönemindeyken saç kesimi ve burnundan dolayı aynaya bakmakta bile zorlandığını söylüyor. Bunun için çocuk aklıyla yaptığı planı ise şöyle anlatıyor:

“Bir gün harika bir plan yaptım. O zamanlar Brigitte Bardot hayranıydım. Gazetelerden onun fotoğraflarını kestim. Brigitte Bardot’un bütün fotoğraflarını cebime koydum. Çok hızlı dönecektim ve kafamı yatağın sert sivri köşesine çarpacaktım ve burnum kırılacaktı. Hastaneye gidecektik ve fotoğraflar zaten cebimde olacaktı. Burnumu onunki gibi yapacaklardı. Tabi gerçekte öyle olmadı. Az daha ölüyordum. Düştüğümde fotoğraflar yere saçıldı. Annem odaya girdiğinde kocaman bir tokat yedim ve Brigitte Bardot hikâyesi burada bitti. İşte ben bunu ilk performansım olarak değerlendiriyorum.”

Marina ilk performansı olarak değerlendirdiği bu anısının ardından, birbirinden iddialı işlere imza attı. “Rhythm-0” adlı gösterisinde önünde duran masaya birbirinden farklı birçok nesne yerleştirildi. Seyirciler bu nesneler aracılığıyla Marina’ya istediklerini yapabileceklerdi. Masa üzerinde;  gül, kalem, bıçak, silah, parfüm, jilet, şarap gibi nesneler bulunmaktaydı. Oldukça naif bir havayla başlayan bu gösteri giderek vahşileşmeye başladı. İnsanların izin verildiği takdirde ne kadar vahşileşebileceği, sevgi ve vicdandan ne kadar yoksun hale gelebilecekleri böylelikle kanıtlanmış oldu. Silahı ona doğrultmaya çalışan bir seyircinin ardından performansa son verildi. Ama ilerleyen yıllardaki bir röportajında Marina, bu performansı sergilerken ölmeye hazır olduğundan bahsedecekti.

Onun performanslarının akıl almaz boyutları ve böylesine belirsizliği bize deneysel çalışmaları hatırlatıyor. Onun her performansı sonunu kestiremediği birer deney adeta. Sonunu bilmediği bu işlere kalkışırken seyirciye her defasında cesurca meydan okuyan bu olağan dışı kadın, 1976’da bir performansını izlemeye gelen Ulay ile tanışır. Ardından birbirlerine âşık olur ve sanat hayatlarının en verimli 12 senesi de böylelikle başlamış olur. Birlikte inanılmaz gösteriler sergileyip keyifli bir yolculuğa çıkarlar. 5 yıl boyunca bir karavanda beş parasız yaşadıkları da olur, sadece birbirlerinin nefesini soluyarak gerçekleştirdikleri ve sonucunda nefessiz kalarak bayıldıkları bir performansları da. (Breathing In/ Breathing Out)

İkilinin gerçekleştirdiği bu performanslardaki ortak konu, kadın erkek ilişkilerindeki çıkmazlardır. Birbirlerini, sınırları aşarak keşfeden bu güzel iki insan, performanslarını provasız gerçekleştirdikleri için, sonuçta yaşanacak olanı seyircinin kendisiyle tecrübe ediyorlardı.

Ulay ile gerçekleştirdikleri bir başka performans ise “Nightsea Crossing”. Çift uzun bir masanın iki yanında yer alan sandalyelerde oturarak kıpırdamadan, herhangi bir mimik kullanmadan ve konuşmadan saatlerce birbirlerine bakıyorlardı. İkisinin de beden sınırlarını zorladığı bu gösteri, onların en dikkat çekici işlerinden biri olmuştur.

Çin’den izin almaları 8 yıl sürmesine karşın, nihayet hayallerini süsleyen performans için gerekli izinler alınmıştır. Ancak bir sorun vardır. Ulay ve Marina yaşadıkları problemler sebebiyle ilişkilerine son verme kararı alırlar. Ama bu denli çılgın ve cesur iki insanın ayrılığı da, en az kendileri kadar çarpıcı olmalıdır. Bu yüzden Çin Seddi üzerinde yapılacak bu ruhani yolculuğun sonunda ayrılma kararı alırlar. Çin Seddi’nin iki ucundan yürümeye başlayan ve günlerce birbirlerine doğru ilerleyen ikili, aslında ilişkilerinin sonuna doğru adımlar atıyorlardı. Sonunda bir araya geldiler ve gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar. “The Lovers” adını verdikleri bu performans oldukça ses getirdi.

Ayrılık sürecinden sonra oldukça hassas ve kırılgan bir dönem geçiren Marina, iyileşmeyi sanatında buldu. Art arda gelen diğer olağan dışı performanslarıyla ilgiyi tekrar üzerinde topladı.

“Balkan Baroque” adlı gösterisinde bir sanat merkezinin kimse tarafından tutulmayan bodrum katında, kanlı hayvan kemikleri üzerinde oturarak elindeki metal fırça ve su yardımıyla onları temizlemeye çalıştı. Giderek artan kokuya rağmen, bu performansı tam dört gün sürdü. Onun bu gösterideki nafile çabası tüm savaş mağduru insanlar adınaydı. Savaşın insanlar üzerinde ne denli ağır izler bıraktığını anlatmak hatta yaşanan zulümler adına haykırmak istemişti.

Bir röportajında “Önceden insanlar benim akıl hastanesine kapatılmam gerektiğini düşünüyorlardı, ama şimdilerde yaptıklarımı takdir ediyorlar. Ciddiye alınmak uzun sürüyor.” demiştir. Söylediği gibi ciddiye alınması uzun sürse de sanat için buna değdiğini düşündüğünden hiç şüphem yok. Provasız işlere imza atmasını da buna paralel bir sebeple açıklamıştır. Prova yapsaydı belli bir zaman sonra, pes edip bırakacağını ancak gösteriyi seyircilerin enerjisiyle gerçekleştirdiğinde böyle bir seçeneği olmadığını düşünmektedir. Seyirciden aldığı enerjiyle performansının giderek daha da yükseldiği açıkça ortadadır.

Bunun gibi birçok çılgın gösterinin ardından bu kez 2010 yılında, New York Modern Sanatlar Müzesinde karşımıza çıkan Marina, inanılmaz bir gösteriye imza atmıştır.(The Artist is Present) Tam 90 gün süren bu ilgi çekici performansta “Nightsea Crossing” gösterisinde olduğu gibi, masanın bir tarafında Marina oturmaktadır. İçinde bulunduğu pozisyonu koruyarak ve hiçbir şekilde tepki vermeden günde 7 buçuk saat oturmuştur. Fakat Marina’nın aksine masanın diğer tarafındaki insanlar sürekli bir değişim içindedirler. İnsanlar istedikleri müddetçe onun karşısında oturarak gözlerinin içine bakabiliyorlardı. Bu inanılmaz performanstaki en önemli ince ayrım ise, bunun sadece Marina ile ilgili bir eylem olmaktan çıkıp kişilerin yansımalarını görmelerini sağlayan bir aynaya dönüşmesiydi. O durgun ve dingin pozisyonda durarak onların gözlerinin içine baktıkça bir bakıma hayat hikâyesini anlatmıştır.

Küratör Klaus Biesenbach, bu performansın Marina’nın otobiyografisi olduğu kanaatinde. Acılarını, sevinçlerini ve deneyimlerini sadece bakışlarıyla paylaşan binlerce insan bu eşsiz deneyimi yaşadı. Ve ardından hiç beklenmeyen bir şey yaşandı. Seyircilerin içinden Ulay çıkıp geldi ve karşısına oturdu. O an yaşanan saf duyguların yüzlerindeki ifadelere yansıması salonda bulunan herkesi büyülemeye yetmişti. Birbirlerini affettikleri, anladıkları ve sevdikleri her hallerinden belliydi. Bu inanılmaz anın görüntülerine buradan ulaşabilirsiniz.

Marina böylelikle performans içinde performans geliştirmişti. Bu 90 günlük deneyim diğer her gösterisinde olduğu gibi, onun kişisel yolculuğunda önemli bir patika olmuştu. Yaşamı boyunca dayatılan hayatı ve sınırları kabullenmek yerine onları aşmayı tercih etmiştir. Bu da onu inanılmaz derecede güçlü ama aynı zamanda hassas bir kadın haline getirmiş olmasına karşın, içindeki bu tutkulu, sınırsız kadını sevdiğini de itiraf etmeden geçemiyor.

Aslında MoMA 2010 sergisinde yeni işler denemek yerine, eski çalışmalarının tekrar sahnelenmesini isteyebilirdi. Ama yeniyi denemekten hiçbir zaman korkmayan bu kadın, yine sonucunu kestiremediği bir gösteriyi gerçekleştirmişti. Bu gösterisi oldukça ses getirdi ve sanat çevresinde yankı uyandırdı.

Bir ödül töreninde okuduğu manifestosunda, “Bir sanatçı diğer sanatçıların fikirlerini çalmamalıdır. Bir sanatçı kendisini sanat piyasasına dahi adamamalıdır. Bir sanatçı başka birini öldürmemelidir. Bir sanatçı kendisini idolleştirmemelidir. Bir sanatçı her zaman aşk ile iç içe olmadır. Bir sanatçı başka bir sanatçıya âşık olmaktan kaçınmalıdır.” demiştir. Bu manifestodan anlaşıldığı üzere; ona göre sanatçı, sevgi ve vicdandan yoksun hiçbir eylem içinde bulunmamalı ve her zaman gerçekçi tarafta olmalıydı.

Tarihin nadiren kadınları yazdığını hepimiz tarafından bilinen bir gerçek. Bunun farkında olacak şekilde, sürekli bir örs gibi zihnimize vurulan sınırların olduğu bir dünyada yaşamaktayız. Ama Marina bu engin coşkusu ve cesur yorumu ile adını tarihe yazdırmayı başarmış çılgın bir sanatçı. Kimileri onu akıl hastanesine kapatılması gereken bir deli olarak tanımlıyor. Kimileri iste çağımızın olağanüstü sanatçılarından biri olduğu yönünde hemfikir.

“The Artist is Present” adlı performansının son günü hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler linkten final anını izleyebilir.

2010 yılındaki bu gösterisinin ardından 2014 yılında Londra’daki Serpentine Galeride meditasyon teknikleri sayesinde, seyirciyle etkileşime geçtiği bir gösteri serisiyle performanslarına devam etti.

Verdiği röportajlardan birinde her zaman son bir performansı olacağından bahseden Marina, cenazesinde üç farklı Marina istediğini söylüyor. Kendisi ve iki tane sahte Marina. Bunların hayatının en uzun dönemlerini geçirdiği üç şehir olan Belgrad, New York ve Amsterdam’a gömülmesini ve gerçek bedenin nerede bulunduğunun kimseye söylenmemesini istiyor. Bu demek oluyor ki Marina, bu olağan dışı performanslarına daha ne kadar devam edecek bilinmez ama her zaman bir son gösterisi olacak 🙂