Okura bir not : Bu yazıda içeren bütün düşünceler öznel ideolojilere dayanmaktadır ve henüz bir öğrenci olarak, amatörce ele aldım bu konuyu. Bu durumu göz önünde bulundurarak okuyacak olduğunuz bu yazı, sizlere yalnızca içeriden farklı bakış açıları sunmak için yazılmıştır.

Saat tam olarak 01:01 ve iç dünyamda yaşadığım dalgalanmalar yazımda nereden başlayacağımı şaşırmama sebep oluyor. Değinmek istediğim onca konu var ki, nereden başlasam emin olamıyorum.

Sanırım önce bu yazının amacından bahsetmem gerekir. Sanat Tarihi gibi sosyal bilimler birçok konuda kişiyi yanıltır, bazen de kişiler bu sosyal bilimleri yanıltır; bu durum da birçok soruna neden olur. İdeolojiler ışığında yazılmış eleştiriler ve tezler mi dersiniz, düşük bütçeli restorasyonlar mı dersiniz bilmem fakat bu yazı kesinlikle bir şeyi eleştirmek için değil, yalnızca bu sorunları ve olası çözümlerini tartışmak için yazılıyor.

İkinci olarak da Sanat Tarihi’nin tam olarak amacından bahsetmek istiyorum. Bir öğrencinin gözünden sanat tarihi nedir, biraz onu laflayacağız. Sanat tarihi; varlığını günümüzde sürdürebilen ya da kimi sebeplerden ötürü ortadan kalkmış sanat eserlerini tarih, arkeolojik veriler ve antropoloji gibi çeşitli sosyal bilimlerin sunduğu kaynaklar ve yazılı belgeler ışığında inceleyerek bizlere geçmiş toplum yaşamından örneklendirmeler sunar. Mısır tapınaklarının işlevi ve yapısı bizlere toplumun zihniyetini gösterir mesela. Yani sanat tarihinin inceleme alanı aslında antropolojik, arkeolojik, sosyolojik, felsefik ve bilimsel sonuçlar doğurabilir; ve sanat tarihi bu bilimlerden kendi alanına dair sonuçlar alabilir.

Peki Sanat Tarihi’nin yayılma alanları nerelerdir?

Bu bir coğrafya sorusu gibi oldu fakat buna ülkelerden örnekler vermeyeceğim. Hepimizin bildiği gibi Berlin Müzesi, Louvre Müzesi, Hermitage Müzesi gibi dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli sanat eserleri sergileniyor fakat sanat tarihini yalnızca belli ülkelerde yayılım gösterdi diyerek kısıtlayamayız, neredeyse dünyanın her bir noktasına dek uzanmıştır etkileri.

Sanat Tarihi faaliyetleri nelerdir, biraz da bunlardan bahsedelim. Sanat Tarihi ve Arkeoloji neredeyse birçok noktada birbirleriyle kesişirler. Sanat tarihi öğrencileri arasında “Arkeologlar kazarlar, biz inceleriz” diye bir espri vardır fakat akademisyenler bunun oldukça yanlış olduğunu belirtirler. Arkeoloji işin daha çok eylem ve diğer bilimler ile ilişkili kısmıyla (Eserlerin tarihteki yeri, kullanım amaçları vb.) ilgileniyor fakat sanat tarihi daha çok – en azından ülkemizde – eserleri kategorilendirme ve sanat dünyasındaki yerini saptama üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Kimi zaman kazılarda görev alarak o eserlerin keşfine canlı canlı tanık olabiliyor, kimi zaman çeşitli topluluklarla sanat eleştirilerinde bir ses olarak görev alabiliyor, kimi zaman da çeşitli sanat dalları üzerine uzmanlarla araştırmalar ve restorasyonlarda görev alabiliyor bir Sanat Tarihçisi.

Buradan da ‘Sanat Tarihçisi Ne Yapar?’ konusuna damlayalım. ‘Sanat Tarihçisi İşsizdir’ safsatasını şöyle bir elimizin tersiyle savuralım önce. Benim uzun zamandır insanlara anlatamadığım bir durumdur bu. Bir doktor, bir öğretmen ya da bir mühendis işinde bir noktaya ulaşmak için ya kendi işini kurmak, ya devlet bünyesinde çalışmak, ya da öğrendiği şeyi başkalarına aktarmak ile yükümlüdür ve bunun için çaba sarf eder. Bir doktoru, diplomayı almasıyla birlikte kimse gelip de elinden tutarak hazır bir işe oturtmaz mesela; bunu elde etmek için işinde başarılı olmalıdır, sınanmalıdır önce. Bunun gibi, sanat tarihinin de çeşitli çalışma alanları var; bir doktor, bir öğretmen ve bir mühendis ile aynı eforu gösterdiği şartlar altında oldukça önü açık bir alandır kısacası.

Yanlış restorasyonlar üzerine biraz sohbet edelim fakat şunu belirteyim, restorasyon konusunda en ufak bir bilgim yoktur bu nedenle fazla iddialı konuşmayacağım. Fakat bazı restorasyon faciaları bizleri kalbimizden yaralıyor, bazıları ise hiç de tahmin ettiğimiz gibi çıkmıyor mesela. Bir derste hocamız ile tartışırken ilginç bir sohbet geçmişti aramızda ve bunun üzerine hiç düşünmemiştim açıkçası, farklı bir bakış açısı sundu bizlere. Restorasyonlar sırasında bizlere absürt hissi veren kimi uygulamalar aslında gayet yerinde uygulamalar olabiliyormuş. Kimi zaman malzeme farklılığı ve restorasyon ile asıl yapı arasındaki anlaşılabilirlik olması gerekirmiş, çünkü bundan yüzyıllar sonra bu yapılar incelendiğinde hangi kısımların esas yapı kalıntısı, hangi kısımların restorasyon örneği olduğunun yazılı belgelere ulaşılamadığı takdirde fark edilebilmesi gerekiyormuş.

Fakat yanlış restorasyonlar ülkemizde oldukça fazla elbette, bunun önüne geçmenin en iyi yolu bu işleri uzman ellere bırakmaktır bana kalırsa. Antalya’da bulunan Selçuklu kümbetinin ve yanılmıyorsam hamamının restorasyonunun özel bir firmaya verildiğini okumuştum önünden geçerken. Ya da kimi restorasyonları sanat tarihçileri veya arkeologlar yapmaya kalkışıyorlar. Bu kişiler değerli isimler elbette fakat yapılan yanlış restorasyonlar ile yapılara zarar verilebiliyor ve kimi zaman yanlış müdahaleler yüzünden yapılar sahip oldukları niteliklerden mahrum kalıyorlar. Bu tarz sorunların büyümemesi için önlemlerin yalnızca yetkili kişiler tarafından alınması taraftarıyım.

Türkiye’de sanat tarihinin araştırma alanları üniversiteden üniversiteye farklılık gösteriyor. Belli olan temel dersler dışında her üniversitenin farklı araştırma alanları vardır. Örneğin kimi üniversite mimari ağırlıklı eğitim verirken, kimi üniversitede özellikle resim ve heykel ağırlıklı eğitim verilir. Ya da kimi üniversiteler Türk, Osmanlı ya da Doğu Sanatı üzerine araştırmalarını yoğunlaştırmışsa da, kimi üniversitelerde Batı Sanatı üzerine yoğunlaştırılan çalışmalarla karşılaşabilirsiniz. O nedenle sanat tarihi okumak isteyen kişiler için tavsiyemiz, bir üniversiteyi tercih etmeden önce ders içeriklerine dikkat etmeniz.

Fakat dünyadaki sanat tarihi eğitiminde eksik olarak gördüğüm bir şey var; yorumlamak. Bizler, sanat eserlerinin niteliklerini ezberlemek üzere eğitiliyoruz. Bu yalnızca Türkiye için öyle değil, dünya için de geçerli imiş (Bir kitaptan edindiğim bilgiye göre) ve bu durum biraz kalp kırıcı. Bizlere bir sanatçının, eserlerinde yansıttığı dış kabuğa bakmamız gerektiği söyleniyor fakat bir sanatçı gibi düşünmeyi öğrenmezsek ve o kabuğu delip, içinde neler beslediğini öğrenmeye çalışmazsak bu sosyal bilimi nasıl geliştirebiliriz?

Sanat Tarihinin getirisi ve götürüsü nedir?

Sanat tarihinin bir götürüsünü görmedim şimdiye dek, fakat birçok getirisini sayabilirim. Öncelikle, sanat tarihi okumaya başladığınız andan itibaren gözünüzdeki perdenin kalktığını fark etmeye başlıyorsunuz. Etrafınızda olup biten her şeye daha duyarlı oluyor, daha çok inceliyorsunuz bir şeyleri. Detayları daha çok fark ediyorsunuz çünkü bu sanat tarihinin temel gayesidir. Detaylar üzerinden yola çıkar, eserleri ve yapıldıkları dönemin ruhunu keşfetmeye başlarsınız.

İlgi alanlarınızın da sanat tarihinin daha da içine girdikçe değiştiğini fark ediyorsunuz. Seyahat etmeyi yalnızca zaman öldürmek için değil, keşfetmek için istiyorsunuz. Önceleri muhteşem bulduğunuz eserleri, daha önceden küçümsediğiniz sanatın yüceliğini gördükten sonra eskisi kadar da çekici bulmuyorsunuz mesela. Estetik algılarınız tamamen değişiyor, maddi şeylere odaklanmaktan uzaklaşıyorsunuz gitgide.

Sanat tarihi eğitimi, bir iş sahibi olmak için ya da üniversiteye gitmiş olmak için seçilebilecek bir bölüm değil. Sanat tarihi; dünü düşünerek ve bugünü araştırarak yarına giden yolu keşfetmek isteyenlerin bir tutkusu kısacası.

1996'da Antalya'da doğdu. İlk kez "Büyüyünce ne olacaksın?" Dediklerinde "Yazar!" Diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi'nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.