Yazmak, resim ya da heykel yapmak, şarkı bestelemek, film çekmek. Neden insan bunları yapar? Nedir geceler boyunca bir beyaz kâğıdın ya da bilgisayarın ekranının yansıttığı ışığın karşısında insanı tutan, kameraların arkasında ömür tükettiren şey? Knut Hamsun’u günlerce aç gezdiren ama başka bir şey yapmasına engel olan, Van Gogh’a bir tane resim bile satamadığı halde sürekli tuvalin karşısında ter döktüren içgüdü? Başını çatlatırcasına yeni bir eser oluşturmak, ellerini kanatırcasına uğraşmak, savaşmak, acılarla kendini yoğurmak ve belki hiç bilinmemek, anlaşılmamak. Ün hevesi, macera düşkünlüğü, farklı olma takıntısı mı? Çekilen eziyetler, belki hiç bitmeyecekler? İşten akşamları eve gelip kazandığı parayla kendisine keyif verecek şeyleri yapmak varken, çileli bir yaşam niye tercih edilsin ki?

W. Somerset Maugham’ın Paul Gauguin’in hayatını esas alarak yazdığı “Ay ve Altı Para” adlı romanındaki kahraman, hemen hemen hiçbir şey yiyip içmeden sürekli resim yapan, resimlerinin satılmasıyla bile ilgilenmeyen bir ressamdır. Eşini ve iki çocuğunu kırk yaşında terk eden bir adam. Parasını ve bütün konforunu geride bırakıp sadece resim yapması gerektiğini söyleyen, resim yapamadığını iddia edenlere gülüp geçen ve resim yapmaya devam eden, durmadan devam eden bir çılgın. Maugham, adeta şeytanın, kötü bir ruhun onun içine girdiğini yazar, onu ele geçiren bir resim yapma tutkusu. Başkalarının görmesini de pek istemez resimlerini, genç bir yazar olan anlatıcı, kimsenin okumayacağını bildiği şeyleri yazmak istemeyeceğini söyler ona. Aldırmaz ressam, içindeki tutku alev alev yanmakta, kıvılcımlar bütün benliğini yalamaktadır. Ateşin ışığı gözlerinden yansır, açlıktan çökmüş avurtlarını aydınlatır. Jack London’ın “Martin Eden” romanındaki ana karakter Martin de, bütün hayatını değiştirir yazmak için. Gemicilikten kazandığı bütün parayı harcar, kendini eğitir, içindeki yazma aşkı uğruna o da açlığa, yokluğa katlanır, kırıcı sözler, eleştiriler, alaylar da hiç eksik olmaz, diğer sanatçılarda olduğu gibi. Virginia Woolf’un tavsiyesine uyar adeta, yazar da yazar. Roman karakterleri gerçeğin birebir aynısıdır adeta, kendileriyle bile ilgilenmez sanatçılar.

“The Doors” grubunun şarkıcısı Jim Morrison, üniversiteyi bitirdiğinde rahatça evine dönebilecekken, bir çatıda geceleri uyutmaz, yarı aç, tek başına şiirler, şarkı sözleri yazdırır ona içindeki yangın, geceler boyunca denizi ve ayı izlettirir, ilham perileri fısıldar sürekli yangınına. Heinrich Böll “Gül ve Dinamit” adlı deneme kitabında, bir editöre götürdüğü yazısından bahseder. Bu yazıda sorduğumuz kutsal soruyu, niçin yazdığını sorar ona editör, yazı getiren hemen herkesin kendisini yaptığı işten daha iyisine layık gördüğü için yazdığını söyler. Böll, işinden memnun olduğunu, ama yazmadan duramadığını söyler, tavrı çaresiz olduğunu gösterir, başka çaresi olmadığı için yazmaktadır. Derginin editörü çok etkilenir bu cevaptan. Çaresizlik, evet, yazmasa çıldıracağını söyler birçok yazar. Yazarak da çıldırır tabii insan, resim yaparak da, örneği çoktur bunun. Sylvia Plath en güzel şiirlerini en depresif olduğu zaman yazmıştır. Nilgün Marmara’nın benzersiz şiirleri ve yazıları için de aynı şey denebilir, hatta doktorunun okuma ve yazmayı bırakmasını tavsiye ettiği söylenmektedir. Çıldıracağını da bilse üretmekten geri duramaz sanatçı. Uyuyamaz, içindeki sözler yazılmak istenmektedir, kafasındaki karakterler gerçeğin rengine bürünmek için beklemektedir, o tuval doldurulmak için yalvarmaktadır, beynin içi kelimelerle, şekillerle, notalarla, renklerle doludur, hiç susmazlar, varlıkları gösterilmek istenmektedir. Hikâye anlatma zorunluluğu, kalemle, fırçayla, boyayla, kamerayla ya da çekiçle. Yalnız ve ıssız bir yerlerinde, rüyaları hayat bulur gibi, elle dokunulabilecek şekillere dönüşen hayaller. Elemler içinde çırpınışlardan kurtulma isteği ya da çırpına çırpına yükseklerden düşmek.  Anlaşılmak ilgilendirmez onu, harflerden, tonlardan, seslerden oluşturduğu kendi dünyasında yaşar. Ne üst baş, ne yiyecek, bu çabalarla nefes alır. Kendi başına bir delilik.

Bu yangın bazen ileri yaşlarda başlar. O hep oradadır aslında da, koşuşturma, yaşamın hızlı temposu ya da süregelen tatlı bir sakinlik hali hissettirmez ateşin baskısını. Çocukluğundaki bitmeyen hikâye anlatma halleri bulur onu tekrar, oyun gibi zihninde gezindirdiği. Küçük bir açıklık bulsun, yıllardır bekleyen kıvılcım bütün benliği sarar çılgınca. Kalem yazmaya yetişemez artık, fırça bitkin düşer delice darbelerden, piyano tuşları sarhoş olur notaların bitmeyen dalgalarından. Sıradanlık tutkunları tehlikeli bulur bu halleri, bu yaşantıları, aklını başına getirmeye çalışırlar insanın. Dalgaların ve darbelerin anlamsızlığından dem vururlar, alay konusudur bunlar, yaşam savaşında hiç yapılır mı böyle? Dalgaların tınısından uzaklaşır bir an sanatçı, gözlerinin içine bakmak ister sağduyu olduğunu iddia edenin, göremez, karaltı vardır yalnızca, tınısına dalar yeniden boylu boyunca.

Sisyphos’unki gibi, geri yuvarlanacağını bilse de o kayayı yamacın zirvesine çıkarma çabası mıdır sanatçının uğraşı? Yaşamın anlamsızlıklarıyla yaşama çabasının verdiği tuhaf huzur. Yaşam adamızı kuşatan tekdüzeliklerle, bizi havasız bırakan alışkanlık sisiyle savaş mıdır bu uğraş? Fark edilmeyen güzelliklere gözleri açık, güzelliklerin arkasındaki hüzünleri görmede hızlı. Kışın baharın müjdecisi olduğunu söyleyen Shelley gibi. Bir ölümsüzlük, şöhret hevesiyle açıklanabilir mi bunca çırpınış? Hiç olmayacak belki de, yok, yok, kamera nasıl anlatır, yazılar nasıl şekillenir, fırça boyalarını bulamaz, o huzmelerden geçemez sessiz çığlıklar. Kendisi amacı olmazsa yapılanın boşlukta yüzer anlatılanlar. Nefes alıp verme eyleminin anlamlandırılması değildir amaç, ama sonuç buna çıkar. Elbette yaşamının anlam kazanmasını isteyenler, bu arayış içinde kafa patlatanlar için. Anlam ister mi insanlar yaşamlarında? Midelerse gerçek arayış, dolu ambarlar, kilerler tatmin eder mi insanı? Yeter Patti Smith’in lahana çorbası da aç olana. İnsan, sonsuzluk arayışında, bilerek ya da bilmeyerek. Bilmek, gam getirir. Kederlenmek insan olmaktır. Arayan ve hüzünlenenler, selam onlara.