Çocukluk ve neredeyse ilk gençlik yıllarının tamamı Bingöl’ün Solhan ilçesinde geçmiş.

Tiyatro hiç izlememiş aslında. Tiyatro salonu, fuaye, kulis, takip ışığı, sofita, program dergisi nedir bilmemiş. Sadece ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiyken rol aldığı o ufacık skeç diyelim. Hani okul müsamereleri yapılır ya dönem sonunda rontlu, şiirli, manzumeli, danslı. İşte, her şey o yaşar kıldığı ‘baba’ rolüyle başlamış belki de.

Değişik, hiç farkında olmadığı bir hazmış bu. Mayasında sevinç, heyecan, mutluluk, ter, alkış olan bir duygu karmaşası. Bir ürperiş, diyelim.

Ortaokul ve lise yıllarında da ilgilenmiş tiyatroyla. Oynamış hatta oyun yönetmiş. Ve yineliyorum, hiç tiyatro izlememiş biri olarak gerçekleştirmiş bütün bunları.

“Hatırlıyorum, bir gün sınıfta sessiz okuma yaparken öğretmenim omzuma dokundu. Tek sayfalık bir skeç vererek ‘Baba’ karakterini ezberlememi istedi. O yıl sahneye çıktım; daha önce hiç tiyatro seyretmemiş biri olarak. Sonra bu böyle devam etti. Hatta ortaokulda, lisenin ilk yıllarında bir yandan oynarken diğer yandan oyun filan yönettim; kendimce, çocukça… Tabii hâlâ herhangi bir sahnede, iyi veya kötü diyebileceğim, bir oyun seyretmemiştim. İlk sahneye çıkışımdan tam dokuz yıl sonra, lise ikide, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, adını şimdi çıkaramadığım, sadece İpek Çeken’in oynadığını anımsayabildiğim, bir oyun seyrettim. Serüven sayılır mı bilmem ama, tiyatroyla böyle tanıştım.”

Konservatuar gökteki yıldızlar kadar uzakmış Solhan’a. Varsın olsun. Yılmamış, geri adım atmamış Yusuf Dündar. El yordamıyla devam etmiş yoluna. Aslında, daha o yaşlarda ‘tiyatro antropolojisi’ne inanmış çünkü. Sunulan, dayatılan, önerilen rolleri üstlendiğimize, bu rollere verdiğimiz tepkilerle bir oyun çıkarttığımıza, hayatın gerçekte bir oyun olduğuna. Tıpkı Truman Show’da olduğu gibi.

Hayır, ailesi hiç karşı çıkmamış tiyatro sevdasına. Tam tersine, hoşlarına gitmiş, gurur duymuşlar ve desteklemişler.

“Öyle kolay yazan biri olduğumu söyleyemem pek. En büyük idealim çok iyi bir oyun yazmak, belki gelecekte belki de hiçbir zaman…”

Çocukluğunda dinlediği masallar, türküler, efsanelerin etkisi var mıdır, bilemem ama bir yazar olarak derdini kusursuz diyaloglar kadar, kendine özgü, ustalıklı bir dramaturji anlayışıyla aktardı hep. Yoz, sığ ve kolay olanın alkışlandığı bir dönemde, genelgeçer değerlere direnerek ayrıcalığını korumayı, başardı. İçindeki tiyatro tutkusunu kanlı kangrene dönüştürmeden, eğilip bükülmeden.

“Cemile Hanım” adlı uzun metrajlı film senaryosuna, otuz yaşındayken raflarda yerini alan ilk kitabı “Yabancı” ya, Kulis Tiyatro ve Teferruat dergileri, genel yayın yönetmenliğini sürdürdüğü Zorunlu Sahne’ye, başarılarına daha zaman vardı. Hem de epey bir zaman.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nden sınıf öğretmeni olarak mezun oldu. Bir dönem Kastamonu Belediyesi ve Kastamonu İl Kültür Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirilen oyunlarda rol aldı, yardımcı yönetmenlik yaptı.

“Yönetmen öncelikle iyi oyuncu ve piyes avcısı olmalı. Kalite çıtası düşük yapımları izleyiciye benimsetmeye yönelmemelidir.”

Hayatında, ki İbsen hayranıdır ve yirmi beş yaşında piyes yazarı olmaya karar verişinde hiç kuşkusuz “Nora” nın etkisi büyüktür, “Hamlet”, “Martı” hep önemli bir yere sahipti. Ama, dediğim gibi özellikle kurallarını kendi belirleyen Nora.

“Millî Yas’ günlerinde tiyatroların perde kapatmasını doğru bulmuyorum hiç. Bu eylem ve tutum, sanatı bir ihtiyaç olarak değil de salt eğlence aracı olarak görmenin uzantısıdır.”

Hava serin ve ıslaktı. Vakit neredeyse sabaha karşıydı. Sahneye gümüş rengi bir ışık düşmüştü. İrkildi genç adam. Karmakarışık duyguların girdabında buldu kendini bir an. Buğu yavaşça ortadan kalkmıştı yazdığı repliklerin üzerinden kendine baktı, gözlerini kaçırmadan. Pişmanlık, eksiklik duymadan. Yüzleşmesi lazımdı. Aynanın arka yüzünde saklı gerçeklerle yüzleşmeliydi önce.

“Kurumsal yani ödenekli tiyatrolar gişe kaygısı taşımadan yeni eserlere yönelmeli. Denemeler, arayışlar içinde olmalı, cesur davranmalı. Oysa bu misyonun tümüyle özel tiyatrolar tarafından üstlenildiğini görüyoruz.”

Günlerce, haftalarca yazdı öyle usulca değil. Kanatarak yüreğini, yaralayarak…

Pencerelerde ışıklar ve gölgeler vardı. Yalnızdı genç adam.

Harlayan ateşten fışkıran bir kıvılcım olmuştu yazma isteği durmaksızın kendini dölleyen sözcükler, zıtların birlikteliği. Diyalektik.

Yüreğinden, gözlerinden iyilik rüzgarları esiyordu. Bilgisini, yeteneğini konuşturma zamanıydı.

Susmaya karar verdim. İstedim ki, bu defa hep o anlatsın; ben de virgülüne, noktasına dokunmadan aktarayım size.

Çünkü kâğıt üzerinde ölüdür kelimeler, bekleşmededir cümleler. Ta ki onları okuyan biri çıkana dek. Hem, arzuladıkları değeri de veren biri.

“Dilerim ki, önümüzdeki sezon serseri komedilerin değil; iyi, gerçek tiyatronun hükmü sürsün. Çünkü mesele güldürmek, düşündürmek, gülerken düşündürmekten ziyade iyi tiyatrodur, bana göre. Kaldı ki salonların dolması türle değil, iyi oyunla alakalıdır. Dahası neleri ayakta alkışlayacağımızı ve nelere, nasıl -belki de sadece susarak- tepki göstereceğimizi bilebilirsek eğer; tiyatromuzu ışıldayan, cazibedar bir gemiye çevirebiliriz. Oyun okumak… İyi veya kötü; bol bol, tekrar tekrar, farklı farklı. İşimizin temel malzemesi bu. Tüm bileşenlerinin ince ince işlenmediği ve bu bileşenlerin ortak bir estetik ve düşünsel paydada buluşturulmadığı oyunlar yapımcısına yük, seyircilerine zulümdür. Sanırım Türkiye tiyatrosunun her şeyden önce özene ihtiyacı var…Ve özellikle belirtmeliyim, tiyatromuzun en kısa zamanda, “Güldür Güldür Show” ve benzerlerinden ‘alıntı oyunculuk’ biçeminden acilen arınmasını diliyorum. Ve bir de mizah(!) devşirme uğruna anlamı, ekseni alt üst eden dramaturjik bakıştan kurtulmasını tabii ki. Ve her koşulda yazarına sahip çıkan, saygı duyan bir tiyatro diliyorum. Bir oyun yazarı; yazmaktan çok, oyunlarının sahnelenmesine mesai harcıyorsa sorulacak çok soru var demektir. Bir yazarın okurlarına, seyircilerine yapabileceği en büyük kötülük otosansür etkisi altında yazmaktır. İlk temsil ve galalarda selama en son yazar çıkar. Herkesçe bilinen, uygulanan ve uygulamaya devam edilen, yüzyılların imbiğinden süzülen bir gelenektir bu. Biraz da saygıdır aslında.”

“Tiyatrocuların Freud ve Jung’u çok iyi okumaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü onların psikolojik yaklaşımlarla ilgili öğrettiklerinin karakter yaratımında çok önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, bu iki ismin üzerine çok farklı isimler de sayabiliriz ancak bu ikisi bana göre bir temel oluşturur nitelikte. Şimdi yazar pozisyonundan konuşacak olursam bizim tiyatromuzda hatırı sayılır karakterlerimiz yok. Yani ün yapmış, nam salmış. Bence bunun asıl nedeni bizim, karakterlere psikolojik altyapı sağlamamamız. Olay örgüsüne odaklanıp karakterleri eylemlere sürüklememiz. Ve bunu o ana eylem özelinde yapmamız. Böyle olunca da karakterlerin hangi psikolojik çatışmaları yaşadıklarını görmüyoruz. Savunma mekanizmalarını, arketiplerini. Ve karakterlerimiz fizyolojik, sosyolojik bütünlüklerini sağlasalar da psikolojik açıdan eksik kalıyorlar. Esasında genellemeler kötüdür ancak genel anlamda bu böyle. Zaten bu, tez konum aynı zamanda. Tabii dünya bunun çok ilerisinde şu anda, karakterin ölümü konuşuluyor. Fakat biz karakteri yaşatalım önce, sonra nasılsa öldürürüz. Dramatik olandan taşalım, postdramatik olana nasılsa ulaşırız, diyorum hep.”

Artık biliyordu. Öğrenmişti. Herkesin bir masalı, bir oyunu vardı. Her masalın, her oyunun da bir başka masalı, oyunları… Asıl olan yereli evrensele iliklemek, sözünü söylemekti.

Gözleri yıldızlandı yeniden. Şöyle bir yokladı hafızasını. Hayat böyle bir şeydi işte. Her şey veya hiçbir şey. Düş gibi ama gerçek.

Yaşam yolu belliydi en başından. Kalın çizgilerle çizmişti. O bir tiyatro yazarıydı. Safkan. Katıksız.