“Geçen bunca seneye rağmen, tiyatroyla ilgili hala öğrenecek ne çok şeyim olduğunu biliyorum. Anlayacağınız, öğrenciliğim hiç bitmeyecek. Şimdilerde bana ‘Hocam,’ diyenlere, ‘Yapmayın, halen talebeyim,’ diyorum.”

Suna Keskin

Tül perdenin ardından süzülen inci grisi ışık, sanki geçmiş zamanlardan bir şeyler fısıldıyor gibiydi. İşte, radyonun başındaydım. Heyecanla, sabırsızlıkla

“Kaptan Amca”yı, Şefik Kaptan’ı bekliyordum. Kuşlardan, tropikal ormanlardan, mavi balinalardan söz edecekti yine ve tabii, sohbetin en tatlı yerinde, Suna Keskin çocuklarını yemeğe çağıracaktı.

Söze şöyle mi başlasam : “Yaşadığı dönemi çok iyi okuyan, doğru saptamalarda bulunan, canlandırdığı karaktere her defasında artı değer katan, üstün yorum yeteneğiyle Suna Keskin. Hep o incelik, o uçsuz bucaksız zarafet. Tiyatro sahnelerindeki kolektif varlığımız. Kendine özgü sezgi, yetenek ve duyarlılığıyla ruh üflediği, adeta baştan var ettiği kimlikler… Sahnede oluşturduğu o illüzyon. O kusursuz estetik.”

Belleğimin bir köşesine takılıp kalmış Peyker’e ait fotoğraf, her şeyi silip süpürüyor bir anda. İlle o tarifi zor lirizm.

Dormen Tiyatrosu’nda oynadığı ilk oyun olan “Montserrat”ın hemen ardından “Şahane Züğürtler”, “Şerefiye”, “Puntila Ağa ve Uşağı Matti”, “Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu”, “Yolcu”,”Rus Gelir Aşka”, “Derin Mavi Deniz”, “Bit Yeniği”, “Cengiz Han’ın Bisikleti”, “Çorbamdaki Kız”, “Seni Seviyorum Madam”, ” Annemin Şoförü”, “Son Perde”,  “Aşk Gibi”, “İkiz Kardeşim David “, “Bit Yeniği mi? “, “Buzlar Çözülmeden”, “Kanlı Nigar”, “Oyuncakçı Dükkanı”, “Aşkın Yaşı Yoktur”, “Tıpkı Sen Tıpkı Ben”, “İnternet Aşıkları”, “Bu Da Benim Ailem “, “Hisse- i Şayia”, ” Çelik Manolyalar”, “Aşka 103 Adım”, “Sinek Kadar Kocam Olsun Başında Olsun”, “Müziksiz Evin Konukları”,  “Ahududu”, “Seninle Başım Dertte” olmak üzere altmışa yakın piyeste rol aldı Suna Keskin.

Dormen Tiyatrosu, Gen- Ar Tiyatrosu, Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatrosu, Pekcan Koşar Tiyatrosu, Altan Erbulak/ Erol Günaydın Tiyatrosu, Enis Fosforoğlu Tiyatrosu, Hadi Çaman/ Yedi Tepe Oyuncuları, Tiyatro Kedi, Tiyatrokare’de geçen bütün o yıllar..

Başarılar, ödüller, emek ve onur ödülleri, sinema filmleri, televizyon dizileri…

“Aşk- ı Memnu”da yaşar kıldığı unutulmaz Peyker, “Parkta Bir Sonbahar Günüydü” de Belma karakterleri. Ve tabii, “Avrupa Yakası”, ” OKS Anneleri “…

İtiraf etmeliyim ki, Nazım Hikmet’in “Yolcu ” oyunuyla çıkılan ve otuz ili kapsayan turnede yaşananları şaşkınlıkla dinledik Yavuz’la. Hele, ellerine tutuşturulmuş teneke parçalarını çalarak Suna Keskin, Tuncel Kurtiz, Cahit Irgat, Erol Günaydın’ı takip eden o bir grup çocuk…

“Altmışların ikinci yarısında, Nazım Hikmet eseri oynayan iki tiyatrodan biriydik. Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu “Ferhad ile Şirin” i, gelen tepkilere rağmen sahneye taşımışlardı. Biz de “Yolcu”yu sergiliyorduk. İstanbul seyircisi oyuna ilgi göstermişti. Otuz günlük bir turne düşündük yaz dönemi için. Güzergah belirlendi, anlaşmalar yapıldı. Ancak unuttuğumuz bir şey vardı o da, sanırım ‘Nazım Hikmet’ adıydı. Gittiğimiz her şehirde oyun yasaklandı. Ne yapsak boşunaydı, izin alamıyorduk bir türlü. Çaresizdik. Zaman zaman Erol Günaydın’ın yeter, dönelim ısrarlarına rağmen, yolumuza devam ettik. Olmadı. En son umudumuz Samsun’du aslında. Orada da müsaade çıkmadı. Sahi, Samsun’dan evvel gittiğimiz Çorum’da da valilik yasağı ile karşılaşınca, protesto etmek için elimizde siyah çelenk Atatürk Anıtı’na gitmiştik. Birdenbire arkamızda beliren ve teneke çalıp, “Komünistler” diye tempo tutan çocukları hatırlıyorum şimdi. Birileri o çocukları tutup peşimize takmıştı şüphesiz. O günlerde sevgili İlhan Selçuk köşesinde yazmıştı bu olayı. Sonuçta tiyatromuzu kapatmak durumunda kalmıştık.”

Her zaman olduğu gibi, bu röportajda da söz söze eklendi, anılar anılara. Suna Keskin’i dinlemenin, onunla bütün o yılları konuşmanın güzelliğini yaşadık. Sevindik. Mutlu olduk.

Aslında her şey, küçük bir çocukken Erzurum’da, bir 29 Ekim günü babasıyla izlediği, “Pinokyo” oyunuyla başlamıştı. Sahnedeki Peri Kızı’na hayran kalmıştı Suna. O anda o kızın yerinde olmak istedi. Evet, en çok bunu istedi.

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okurken, tiyatro kolunun faaliyetlerine katıldı. Erol Keskin, Yılmaz Gruda’dan dersler aldı. Yıl sonu oyunlarında sahneye çıkmak mı, bütün o provalara katıldığı halde, her oyun öncesi aile baskısı girdi devreye, vazgeçti. Diyelim ki, mecburen. Mecburiyetten.

Ama Erol Keskin ile hayatını birleştirdiğinde, her şey bir anda değişiverecekti. Değişti de.

“Hatırlıyorum, yeni evlenmiştik. Erol’dan beni ille Muhsin Ertuğrul ile tanıştırmasını istemiştim. Oyun fotoğraflarında o sakallı, heybetli duruşu, bana hep Oidipus ya da mitolojik ilahları çağrıştırıyordu. Oysa karşılaştığımızda, kurvaze ceketli adamın hiç de öyle olmadığını, gördüm. Konuşmamız esnasında, ” Seni Şehir Tiyatrosu kadrosuna almayı isterdim ama burada mutsuz olmandan korkarım,” demişti.

Haldun Dormen, Dormen Tiyatrosu’nun yaz turnesine Suna Keskin’i de davet etmişti. Altan Erbulak, Füsun Şahin, Erol Günaydın, Erol Keskin… Kimler yoktur ki kadroda zaten. Bir akşam Meral Selçuk’un evinde yemek sonrası balkonda, hayattan, tiyatrodan, yeni projelerden konuşurken, Haldun Dormen’in “Bizimle çalışır mısın Suna?”  sorusuyla çok heyecanlandığını hissetti. Sahi olabilir miydi, böyle bir şey? Bir solukta kabul etti bu öneriyi Suna Keskin.

“Eşimle sanılanın aksine, en fazla üç beş oyunda beraber çalıştık. “Montserrat”, “Cengiz Han’ın Bisikleti”, “Rus Gelir Aşka” yı hatırlıyorum şimdi. Aslında Erol ile bir projede yer almak zordur. Hırpalar oyuncuyu. Mükemmelliyetçidir. Her detayı önemser. Hatta rivayet edilir ki, bir radyo tiyatrosunun hazırlık aşamasında efektörden, ‘Acem halısında, İtalyan yapımı rugan ayakkabı ile yürüyen bir adamın ayak sesi’ne dair  ayrıntı talep etmiş.”

Ve zor, sorumluluk, özveri isteyen bu mesleğe profesyonel anlamda ilk adımını attı. O tarihten bugüne tiyatroya adadı hayatını, tiyatro yaşam tarzı oldu, hep çalıştı. Kendi ifadesiyle gerçek ve yılmaz bir “tiyatro emekçisi” oldu.

“Doğru çok uzun yıllar Dormen Tiyatrosu’nda çalıştım. O ekolden yetiştim. Bütün o roller, oyunlar ve elbette Erol Keskin konservatuvarım olmuştur, diyebilirim.”

Her oyuncu gibi, açgözlüydü aslında. Her rolü oynamak istiyordu. Şanslıydı hep güzel kadrolarla, güzel piyeslerde görev aldı.

“Montserat” ve “Şahane Züğürtler” in ardından, Haldun Dormen’in tanımıyla; Füsun Erbulak, Tülin Oral, Nevra Şirvan, Zeynep Tedü ile birlikte Suna Keskin de   “Dormen Cadıları’”ndan biri oluvermişti artık.

Öyle zamanlar geldi ki, elinde makyaj çantası, saat 15:00’de Arena Tiyatrosu, saat 21:00’de Dormen Tiyatrosu’unda sahneye çıktı. Arada provalar, turneler…

Yorgunluk mu? Hayır. Pişmanlık mı, bin defa, milyon defa hayır!

“Altmışlı yılların oyuncuları şu anda bile Türk tiyatrosunu ayakta tutmaya devam ediyorlar, bana göre. Örnek verebilirim; Genco Erkal, Göksel Kortay, Haldun Dormen, Nevra Serezli, Ali Poyrazoğlu, Ferhan Şensoy, Zeliha Berksoy, birkaç yıl öncesine kadar Erol Keskin….”

“Tiyatro, altmışlarda sadece bizde değil, bütün dünyada altın yıllarını yaşadı. Sonra beğeniler, değerler hızla değişmeye başladı, televizyon, toplumsal çatışmalar girdi hayatlarımıza. Tiyatro popülaritesini kaybeder gibi oldu. Şimdi düşünüyorum da, İstiklal Caddesi’nde en az sekiz, on tiyatro vardı o tarihlerde. Hepsi de tıklım tıklım dolar, çok iyi iş yapar, başarılı projeler ortaya koyardı. Hele yılbaşı gecelerindeki oyunların biletleri haftalar öncesinden tükenirdi. O kuşaktan gelen bir oyuncu olarak, şimdilerde gençlerle çalışmanın keyfini yaşıyorum. Dahası, son beş, altı yıldır tiyatronun bizde yeniden atılıma geçtiğini, çok başarılı çalışmalara imza atıldığını özellikle belirtmek isterim.”

“Evet, zor koşullarda tiyatro yaptık. Hele turne şartları çok kötüydü. Doğru dürüst bir yol, otel yoktu, diyebilirim. Kulisi, tuvaleti olmayan, nice salonda oynadık oyunlarımızı. Ama serde gençlik vardı ve ondan da öte tutkuyla bağlandığımız tiyatro…”

“Hep söylerim, en büyük şansım bu mesleğe Haldun Dormen Tiyatrosu’nda başlamış olmaktır. 1962- 1963 sezonundan bugüne geçen elli beş yıl boyunca, daha önce de belirttiğim gibi, hep çalıştım.”

“En çok etkilendiğim, severek oynadığım roller arasında, ilk aklıma gelen ; “Yolcu”, “Ateş Böceği ” ve “Hisse-i Şayia” dır. Burada bir parantez açayım, çok seneler önce “Hisse-i Şayia”yı Bedia Muvahhit’den izlemiş ve canlandırdığı Faika karakterine hayran kalmıştım. Yıllar sonra, gün geldi o rolü ben üstelendim.”

“Sahne almaz bir oyuncu. Sahneye çıkar. Çünkü sahne bir mertebedir her şeyden önce.”

“Sahnenin, her oyunun kuralları, kendi içinde bir matematiği vardır. Oyuncunun görevi, yorumladığı karakteri izleyiciye en doğru biçimde anlatabilmektir ve yine oyuncu sahnede her davranışını denetim altında tutmak, istikrarlı olmak zorundadır.”

“Sahnede bir insanı ete kemiğe büründürerek, ona can veriyorsunuz adeta. Bu çok önemli ve zor bir iş aslında. Oyunculuk tekniği, deneyimi, bilgisi çok önemlidir oyuncunun. Sahnede transa geçip kendinizi kaybetmiyorsunuz, oyunculuk icra ediyorsunuz çünkü. Sahnenin bir matematiği, işleyişi, kuralları vardır. Bu kurallara uyacaksınız ki seyirciye ulaşabilesiniz. Doğal oyunculuk kavramını kabul etmiyorum ben. Doğal ağladım, doğal güldüm diyemez bir oyuncu. Gözyaşı oyuncunun gözlerinden değil, beyninden akmalıdır. Dürtüleriyle değil, aklıyla oynar sahnede oyuncu.”

“Sahnede birinci kural, konuyu seyirciye anlatmaktır. İkinci kural, dili düzgün kullanarak net ve temiz anlatmak. Bunu çok önemsiyorum. En arkadaki seyirciye sözünü temiz biçimde aktarabilmeli oyuncu.”

“Oyunların yerli yersiz tırpanlanmasına, tüm anlamını ve olayın akışını, formülünü bozacak tarzda orasının burasının kırpılmasına ya da kimi bölümlerin blok halinde atılmasına son derece karşıyım. Ayakları, bir kanadı kesilen bir kuştan uçması beklenemez, öyle değil mi?”

“Oyunum olduğu günler tiyatroya erkenden gider, kulisin havasını solurum. Rolüme hazırlanırım, oyun sonrası da kulisi en son ben terk ederim. Dediğim gibi, o büyüyü, kulisin tozunu, nemini içime çekerim uzun uzun.”

“Nedim Saban ile kavga etmek çok zevkli çünkü O, “r”leri söyleyemeden kavga ediyor! Fakat Nedim’in 50. Doğum günü partisinde bir söz verdim kendisine: Bir daha kavga etmeyeceğim onunla! Çünkü çok güzel bir kutlama oldu. Şaka bir yana, ben Nedim Saban’ın hem çalışmalarını hem de çalışma tarzını çok beğeniyorum. Tiyatro için çırpınan biri Nedim Saban. Tiyatro için hem zihinsel hem fiziksel anlamda çok yoğun bir emek harcıyor. Tiyatrokare onun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile ayakta duruyor. Her şeyden önce, repertuvar seçimleri oldukça başarılı. Tiyatrokare’deki her oyunuma büyük bir keyifle çıktım ve zevkle oynadım. Müziksiz Evin Konukları oyununun dekoruna bayılmıştım ve o oyuna oynamadığım için hayıflanmıştım. Sonrada o oyunda oynamak da bana kısmet oldu. Nedim Saban’ın her oyunu bir proje. En geniş halk kitlelerine ulaştırabilmeyi hedefliyor bu projeleri. Tiyatromuz için çok önemli bir değer kendisi kuşkusuz.”

“Evet, film çalışmalarım da oldu. “Ölüm Tarlası”, “Güzel Bir Gün İçin”, “Kozanoğlu” , “Üç Sevgili” , “Tatlı Dillim” ilk aklıma gelenler…”

Hemen her yaşar kıldığı karaktere sergilediği virtuoso performance ile imzasını atmış, başlı başına bir üslup yaratmış, rol hakimiyeti ve yeteneğiyle tiyatromuza varsıllık katmış safkan bir sanatçıdır Suna Keskin bir simgedir. Çünkü içinden geçtiğimiz postmodern çağ, sanatın ticarileştirerek eğlence aracına indirgerken, sanatçıları da sıradanlaştırıyor. Sanatta postmodern durum, yaratıcılığın tükendiğini, eleştirel bilincin terk edildiğini ve sanatın amaçsızlığını insanlığa kabul ettirmeye çalışıyor. Suna Keskin gibi modernizmin usta sanatçıları, yaratılmak istenen sanatsal/kültürel yozlaşmaya karşı direniyorlar ve yetenekleri ve akıllarıyla besledikleri estetik deneyimlerini, büyük bir disiplinle ve sarsılmaz bir inançla sanatlarına aktararak, kendileriyle birlikte sanatlarını da yüceltiyorlar. İşte bu yüzden Suna Keskin tiyatro tarihimiz için de, sanat tarihimiz için de “bir simgedir.”