Dışarıda ıslak bir ikindiüstü. Hava rüzgârlı, alabildiğince serin.

Büyük Londra Oteli’nin, yüz yirmi yedi yıllık tarihi salonunda, Yavuz ile Uğur Kanbay’ı dinliyoruz. Murat video kaydına başlamış çoktan. Arada  fotoğraf çekiyor.

Laf lafı açtıkça, her anı ötekinin eşiği oldukça dakikalar ilerliyor. Bir parça kırmızı düşüyor yerdeki halıya, bir parça lacivert az öteye, bir avuç erguvan kornişlere.

46.Sokak’tayız. Eylül az sonra tekrar çarka çıkacak. Doksan derecede yıkansa çıkmaz nice kirli çamaşırları var Eylül’ün. Nice yalnızlıkları, keskin öfkeleri, gönül çöküntüleri, içe atılmış huzursuzlukları, kimsesizlikleri, ‘öteki’ olarak tutuluşları, sabahsız geceleri.

Bir travestinin ömrü? Sahi, ortalama kaç yıl yaşar bir travesti? Eylül kaç sene daha yaşar?

Sahibinden satılık Eylül. Elden ele dolaşıyor. Buralarda, oralarda. Tenhalarda. Arabalarda. Çalılıklarda, metruk yangın yerlerinde.

“Eylül” ün yazarı, yönetmeni ve oyuncusu Uğur Kanbay “Aslında hepimiz biliyoruz bu hikâyeyi ama görmezden geliyoruz,” diyor.

Susuyorum. Susuyoruz. Görmezden gelmek, işimize geliyor çünkü. Belki kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Olamaz mı?

Kim mi, Eylül? Yirmi sekiz yaşında bir trans kadın. Sadece o kadar mı? Tek odalı evinde maniler söyleyerek, başından geçenleri anlatıyor bize. Arada, “Kaç kişi olduk?” diye soruyor.

Sahi, kaç kişi olduk?

2018-19 tiyatro sezonunun kuşkusuz en iyi oyunlarından biri “Eylül”.

Uğur Kanbay’ın sıra dışı piyesi, başarılı yorumu ve sahne üstünde yarattığı illüzyonla belleklerde uzun yıllar kalacak, biliyorum. Dahası “Eylül”, Uğur Kanbay’ı yazar, yönetmen ve oyuncu olarak, çoktan yarınlara taşımış.

Yeni metinler üretmek, ötekileştirilmiş insanların hayatlarını sahneye taşımak istiyorum.

İki saat boyunca Uğur Kanbay’ın görkemli bir yorumla yaşar kıldığı “Eylül” gerçek bir oyunculuk olayı. Ve işte bunun kanıtı; 24.Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri kapsamında

“Üstün Akmen Genç Oyuncu Ödülü” Uğur Kanbay’a “Eylül” ile geldi. Ve 23.Afife Ödülleri’nde, ‘Yılın En Başarılı Genç Kuşak Sanatçısı’ dalında adaylık. Direklerarası Seyirci Ödülleri “Tek Kişilik Prodüksiyon Ödülü”…

Birazdan ses kaydını dinlemeye ve röportajımızı yazmaya başlayacağız. Anlatacak çok şey var. Hem de, çok, çok şey.

Belki de en doğrusu, bu defa yazar olarak Yavuz ve benim aradan tümüyle çekilip Uğur Kanbay’ın izleyicisiyle baş başa kalmasını sağlamak olacak.

“Ortaokuldayken yılsonu okul müsameresi kapsamında Reşat Nuri’den oyunlar sergilemeye çalışmıştık. İlki, hatırlıyorum, ‘Babür Şah’ın Seccadesi’ydi. Bir sonraki 

‘Gazeteci Düşmanı’. Tam da o yıllarda, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu repertuvarında yer alan ‘Kanlı Nigar’ ı izlemiş, kelimenin tam anlamıyla oyuna, hele Zihni Göktay’a hayran kalmıştım. O ışıklar, dekorlar, alkışlar… Orada, o sahnede olmak geçmişti içimden. Ve kararımı vermiştim, tiyatrocu olacaktım.

Lisedeyken ki kısa bir dönem Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne devam etmiştim, edebiyat hocamızın denetiminde oyun yönettim.

Kuşkusuz en büyük şansım, Akademi Kenter’de öğrenci olmaktı. Haftada dört gün dersimiz vardı. Yıldız Kenter, Selen ve Mehmet Birkiye, Yeşim Koçak, Engin Hepileri, Sündüz Haşar hocam oldular. On yedi yaşındaydım ve tiyatronun çok, çok zor bir sanat olduğunu, sürekli çalışmayı, denemeyi, kendini aşmayı, tekrara düşmemeyi gerektiren, yaşam boyu devam eden bir eğitim olduğunu Yıldız Hoca’dan öğrendim. ‘Önce insan ol, canikom,’ derdi. Sahnede insan gibi durmayı, yüreğimle, beynimle, varlığımla oynamayı, abartmamayı ondan öğrendim. Yıldız Hoca başöğretmenindir ve hep öyle kalacak! Onun asaletini, hocalığını, erişilmez sahne dehasını anlatmak zaten imkânsız benim için, haddim de değil.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Üniversite öncesi ‘Elde Var Hayat ‘ adlı televizyon dizisinde rol almıştım. Sonrasında ‘Kertenkele’, ‘Aşk ve Gurur’ gelince, mezuniyetim ister istemez, iki yıl uzadı. Her zaman iyi bir öğrenci olmaya özen gösterdiğimi söyleyebilirim. Örneğin; ‘Sahne ve Diksiyon’ derslerinden tam puan ile geçmiştim.

Aslında bir başka oyun vardı aklımda. Ancak telifini alamayınca, kendi oyunumu yazmaya karar verdim. Zaten sürekli bir şeyler yazıyordum. Kararımı vermiştim, trans hayatlara değinecektim. Instagram, Periskop’ta gizli profil hesabı açıp trans kadın ve erkekleri izlemeye başladım. Şimdi düşünüyorum da, çok değil yirmi sene önce, böyle bir rolü canlandıracak oyuncuya göre daha şanslıydım çünkü sosyal medyanın sağladığı imkânlar vardı elimin altında. O kayıtları defalarca, defalarca izledim…

 İtiraf etmeliyim ki, ‘Eylül’ü hazırlarken, Zeliha (Berksoy) Hoca’nın şu sözleri bana yol göstermişti: ‘Karakteri kendinize çekmeyin, karaktere gidin.’ Ben de, Eylül ve Kasım’a gittim. Öncelikle farklı trans bireylerin hayatlarını alıp kurguladım. Karikatürize etmeden doğal ve samimi bir kimlik yaratmaktı amacım. Tıpkı, Nihal Yalçın’ın ‘Antabus’ta yaşar kıldığı karakter gibi. İzleyici bir oyun seyrettiğini, sahnedeki kişinin aslında oyuncu olduğunu unutmalıydı.

Yazarken kurduğum dünyayı devam ettirtmek için yönettim ve oynadım. Zor bir süreçti. Bilgisine, gözüne güvendiğim dostlarımdan destek aldım. Daha en başta prömiyer tarihini belirledim ki, herhangi bir nedenle vazgeçmeyeyim, ertelemeye kalkışmayayım. Beş ay sürdü provalar.

Evet, cesaret gerektiren bir projeydi. Bıçak sırtı bir roldü Eylül. Ve bir an önce aşılması gereken ekonomik zorluklar vardı karşımda. Örneğin; dekorumuzun bir parçası olan paravanı Kuzguncuk Sanat Tiyatrosu armağan etti. Kostümü bir kız arkadaşımdan aldım. Ayakkabı ‘Hedwig ve Angry Inch’ müzikalinden. Peruğa gelince, Tarlabaşı’nda bir mağazaya gittim. İstediğim peruk 130 TL’ydi ve cebimde sadece 80 TL vardı. Durumu, yani öğrenci olduğumu, oyuna hazırlandığımı anlattım.10 TL’yi yol parası olarak ayırsam, geriye ödeyebileceğim 70 TL kalacaktı. Duvara yaslandım bir an, yaşadığım çaresizliği fark eden mağaza sahibi 70 TL’ye o peruğu bana satmayı kabul etti. Bu arada afiş, broşür ve diğer giderler için bir arkadaşım bankadan kredi çekip bana verdi.”

Uğur Kanbay an geldi rolüyle, gerçek kimliği arasındaki sınırı sahnede silip attı. Oyunculuk gücünü, hayattan aldı. Bilgisini, yeteneğini konuşturdu. Sahne dilini yaratmaya başladı giderek ve yine an geldi, “Sırça Hayvan Koleksiyonu (The Glass Mengerie) nin Tom’u oldu. Ay’a gitmedi belki ama çok daha uzaklara gitti.

Tiyatro Sıfır Pozitif’in ilk oyunu olan, “Eylül”de, “yazar, yönetmen, oyuncu” olarak eserle kurduğu içsel bağı, izleyicisine duyumsatmayı başardı.

Uğur Kanbay, 2018-2019 tiyatro sezonunun en değerli armağanlarından biri olarak çıktı karşımıza.

Umarım ilk yazdığı oyun olan, Afrika’dan Amerika’ya getirilen Pigmelerin hikâyesini anlattığı “İnsan Bahçesi”ni, de bir gün sahneye aktarır.

Sezon bitmeden “Eylül” ü yeniden izleyeceğim. Size de öneririm…

Not: Bu söyleşinin gerçekleşmesinde Hande Karamanoğullar’na ve video / fotoğraf kayıtları için Murat Nalbant’ a teşekkür ederiz.