Bir filmden neler beklersiniz? 1896 yılında Lumiere kardeşlerin Paris’teki gösterimlerine katılan iki yüz kişilik kalabalık, beyaz perdede üzerlerine doğru gelen bir tren görmeyi beklemiyorlardı. Bir trenin gara gelişini izleyerek tarihin ilk ve en önemli sinematik girişimlerinden birine tanıklık eden masum halk, ezilmemek için beyaz perdeden kaçmışlardı.

1915 yılında, D.W. Griffith’in “The Birth Of A Nation” isimli filmini izlemek için sinemalara akın eden halk ise, on ile on beş dakika civarı süren, yalnızca eğlence ve teknik amaçlı üretilmiş, hareketli resimler topluluğu beklemekteyken karşılarında 3 saati aşkın, o ana kadar görülmemiş deneysellikle çekilmiş ve başarıyla oynanmış, epik bir Amerikan İç Savaşı hikayesi göreceklerini haklı olarak düşünememişlerdi. Her ne kadar Griffith’ın yoğun ırkçılığı nedeniyle film günümüzde hala yoğun bir nefret toplasa da, bu “hasta ruhlu” olarak nitelendirilebilecek film, sinemayı ana akım sanat dallarından biri yapacak en büyük adımdı.

1942’de ise bir anda tüm dünya tek bir filmi konuşmaya başlamıştı: Casablanca. Tüm çiftler toplanıp filmi izlemeye gidiyor, dönemin tüm erkekleri trençkot üzerine şapka giyip Bogart gibi hafifçe konuşuyordu. Dünyanın romantizm algısı devrime uğramış, -iyi veya kötü şekilde de olsa- Hollywood tekelinin dünya üzerine hakimiyeti kendini belli etmeye başlamıştı. İnsanlar, artık filmlere hissetmek için gidiyordu: gülmek, ağlamak, heyecanlanmak, korkmak, aşık olmak.

Yıllar ilerleyip de sinema sektörü geliştikçe, o da diğer büyük sanat dalları gibi geniş ölçüde dallanıp budaklanmaya başladı. Hollywood, tüm “müzikal” kavramını sıfırdan inşa eden “Singin’ In The Rain”den tut, aksiyon filmlerinin babası konumuna erişmiş Indiana Jones serisine kadar, sonunda iyilerin kazanıp kötülerin kaybettiği filmlerle seyircilerini seneler boyunca mutlu etmeye devam ederken bu tekele cevap, Avrupa’dan Tarkovsky ve Bergman gibi ağır ve alegorik ustalar ile Uzak Doğu’dan Kurosawa ve Ozu gibi devrimsel dehalardan geliyordu. Piyasada her zevke uygun filmler bulunmaktaydı, kahkahalarla gülmek için filmlere başvurandan tut, sayfalarca felsefi veya psikolojik irdelemeler yazdıracak derinlikteki filmlerden haz alanlara; herkes mutluydu. Ama belki de “Avrupa sineması”, “Uzak Doğu Sineması”, “Amerikan Sineması”ydı doğan, ama Şarlo’dan tut, Bogart’a kadar, bir evrensel değer olarak doğan, sevilen ve yayılan, yeri yurdu olmayan, bir kavram olarak sevdiğimiz o -büyük “S” ile- Sinema, film piyasası kollara ayrıldıkça evrenselliğini kaybedip tozlu raflara geriliyordu. Elbette, bu oldukça öznel bir yargı, özellikle de bu yeni dallar bize birçok olağanüstü film bahşetmekteyken, ama herhalde kimse, bu filmlerin en başarılılarının bile 20.yüzyılın ilk yarısına tekabül eden o tatlı heyecandan yoksun olduğunu inkar edemez. En azından La La Land’e kadar. Çünkü, yazının geri kalanında düzeceğim methiyelerin hepsinden daha önemli olan nokta şu ki, 2016’nın sonuna yetişebilmiş bu film, her anlamıyla tam bir Sinema şaheseri: Romantik olduğu kadar hüzünlü, olağanüstü olduğu kadar gerçek, özel olduğu kadar sihirli. La La Land, film sektörünün yüz yıla yakın süredir aradığı kan ve emin olabilirsiniz ki, oldukça uzun bir süre boyunca da dengi gelmeyecek.

Dünya, genç yönetmen Damien Chazelle’i, gerekli maddi kaynağı sonunda sağlayıp “rüya projesi” olarak nitelendirdiği Whiplash’i 2014’te vizyona sokmasıyla tanıdı. Film, bir caz orkestrası içinde yükselmeye çalışan hırslı bir baterist gençle onun neredeyse psikopat denilebilecek öğretmeni arasındaki rekabet hakkındaydı ve kimsenin öngöremediği şekilde, Innaritu ve Linklater gibi sektör devlerinin yarıştığı senenin ortasına gülle gibi düşüp olağanüstü bir başarı yakalamıştı.Ödül törenlerinde de en ön safta bulunan böylesine güçlü bir filmden sonra, doğal olarak tüm gözler genç dehaya çevrilmişti. Ve kendisi, yaklaşık iki sene sonra, yeni projesi La La Land’i duyurdu: Emma Stone ve Ryan Gosling gibi Hollywood’un gözbebeklerinin başrolü paylaştığı romantik bir müzikal.

Bu duyuru ve arkasından yayınlanan fragman, dünya çapındaki hayranları ikiye böldü. Kimi hayranlar Chazelle’e güvenirken, kimileri de bu “Singin’ In The Rain” formülünün yirminci yüzyılda tutmayacağını savunmaktaydı. Kendi adıma konuşmam gerekirse, benim beklentilerim iki tarafın arasında gidip geliyordu: müzikallerden genel olarak hazzetmiyor olsam da, Whiplash gibi bir filmin arkasında olan adamdan çıkacak her şeyi de izlemeye hazırdım. Bana müzikalleri sevdirebilecek bir grup yönetmen varsa, Chazelle tek bir filmiyle onların arasına rahatlıkla girmişti. Nitekim, beklentilerimde de haklı çıktığımı çoktan anlamışsınızdır.

La La Land, aktris olma hayalleriyle yanıp tutuşan Mia (Emma Stone) ile kendi caz klübünü açmayı hedefleyen piyanist Sebastian’ın (Ryan Gosling) hikayelerinin hayaller -ve dolayısıyla da hayal kırıklıkları- merkezi Hollywood’da kesişmesini anlatıyor. Mia seçmelerden seçmelere koşmakta, Sebastian da hiç istemediği mekanlarda istemediği parçaları çalarak kulübü için para toplamaktayken yolları bir yılbaşı gecesi kesişiyor ve nasılsa birbirlerine aşık olurlar. Tema, görmüş olduğunuz üzere, oldukça sık işlenmekte olan bir tema ve senaryo açısından bakılınca film, temcit pilavı misali senelerdir ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülen Hollywood formülünden farklı sayılmaz. Derin bir kurgusu, çok katmanlı karakterleri, her adım başı ustalıkla saklanmış sürprizleri yok; işte burada da beklenti faktörü işin içine giriyor. La La Land’in amacı size hayatı sorgulatmak, bakış açınızı değiştirmek veya felsefi düşüncelere sokmak değil: yalnızca ama yalnızca size iyi hissettirmek. Sinemanın en saf hali bu, yıllar önce bir Chaplin filmine en önden bilet alan adamdan, sevgilisinin elinden tutup onu Casablanca’ya sürükleyen aşığa kadar, saf Sinema, insanlara hissettirmek için vardı, geçen yıllarla önemi gittikçe unutulan bu gerçek, aslında sinemanın -bir sanat dalı veya teknik bir gösteri olması bir kenara-, Sinema olarak en büyük misyonuydu. La La Land işte bu yüzden böylesine özel bir film. Beyaz perdede izlediğim başka hiçbir filmde hem kahkaha atıp hem ağlayıp hem mutluluktan koltuğumda tepinip hem de hüzünden donup kalmamıştım. Daha önce hiçbir film beni bu film gibi koltuğumdan alıp sihrine ortak etmemişti. Başka hiçbir filme aşık olmamıştım. La La Land gibi bir filmi önceden deneyim etmemiştim.

Açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer konu ise, seyirciler arasındaki “müzikal” algısı. Bu algının yarattığı yoğun ön yargıyı üstte de bahsettiğim gibi, ilk olarak birinci elden, kendimde fark ettim. “Müzikal” denilince aklıma, çoğu kişide olduğu gibi, filmin kurgusunu herhangi bir mantıksal açıklama olmadan bölen matrak klipler geliyordu. Şu an sorsanız müzikal tanımım daha mı farklı olur, çok sanmam. La La Land devrimsel bir film olmayı kesinlikle amaçlamıyor zaten. Ama her biri, gerek tema, gerek tarz, gerek de duygu olarak kendi ayakları üzerinde durabilen bu muhteşem parçalar ve süsledikleri sahneler; geçen yıllarla ölümün eşiğine sürüklenmiş “müzikal” türünün, günümüz izleyicisini baymadan nasıl ustalıkla işlenebileceği konusunda benzersiz birer örnek teşkil etmekteler.  Whiplash ile zaten Chazelle’in müziği kurguya entegre etmede sektörün en iyilerinden olduğu kanıtlanmıştı. La La Land ise bu yargıyı güçlendirmeyi bırak, apayrı zirvelere taşıyor. Filmi izlememin üzerinden iki hafta geçmesine rağmen müziklerini hala durmadan dinliyorum: City Of Stars’ta tüylerim diken olurken, Start A Fire ile kıpır kıpır oluyor; Someone In The Crowd’ı tebessümle dinlerken, The Fools Who Dream ile kendimi yeniden filmin o sihirli dünyasında buluyorum. Yani anlayacağınız, “müzikal” ibresine kanıp filmden vazgeçmeniz, sanat hayatınızla ilgili en büyük hatalardan biri olacaktır.

Oyunculuklar ise, Stone ve Gosling’in yanında J.K. Simmons, John Legend gibi büyük isimlerin oluşturduğu bir yıldızlar geçidi kadrosundan beklenildiği gibi muhteşem, ki zaten sanat dünyasını takip eden biriyseniz, filmin piyasadaki tüm ödülleri de topladığından haberdarsınızdır. Kendini zaten Drive’dan tut, Blue Valentine’a kadar birçok filmde kanıtlamış Ryan Gosling, bu filmde de bizleri hayal kırıklığına uğratmazken, kendi adıma filmdeki en büyük sürpriz, kendisini piyasaya yönelik çerezlik filmlerde görmeye alıştığımız Emma Stone’un kariyer belirleyici performansıydı. Gosling’le sağladığı müthiş kimya, filmin duygu dolu şarkıları, kıpır kıpır dansları ve sıcacık atmosferiyle birleşince film adeta “Ben bir tutku işiyim!” diye bağırıyor ve bu filme yapılabilecek en büyük övgü de bu. Bunda ise, işlerini zevk alarak değil, adeta yaşayarak yapan oyuncuların yanında, yönetmen Damien Chazelle’in payı çok büyük. 31 yaşındaki yönetmenin iki tane ana akım filmle birlikte yaşayan en büyük yönetmenler listelerine giriş yapması tamamen tesadüften uzak. Chazelle için müzikler ve filmler bastırılamayan tutkular belli ki, ve bu tatlı heyecan filmlerinin her karesine yansıyıp izleyicilerini de tutkuya ortak ediyor. Bu eşsiz tutkusunu koruyabildiği sürece, kendisinin bu ivmeyle Kubrick ve Hitchcock gibi büyük yönetmenlerin arasına girmesi mümkün.

La La Land, sihirli bir film. İki saatlik süresi içine onlarca filmlik duygu yoğunluğuna sahip, beyaz perdeden doğruca insanın kalbine konuşan, koltuğundan alıp anlatılamayacak güzelliklerle dolu anlara götüren, dengi olmayan bir deneyim. 20.yüzyılın ilk yarısının evrensel sinemasının tozlu raflara kaldırılmış o tatlı heyecanını, üstüne büyük yenilikler ekleyerek bizlere yeniden hatırlatıyor. İzleyicisinden yoğun bir birikim talep etmiyor veya onları kendisini derinlemesine irdelemeye yönlendirmiyor; yalnızca onların, yüreklerinin en derininden hissetmesini sağlıyor: aşkı, hüznü, neşeyi, heyecanı, hayal kırıklığını, gururu, hayatı. İşte, saf Sinema da bu, hayal gücü ve gerçeğin birleştiği, tüm aşkın, gözyaşının ve neşenin tomurcuklandığı o sihirli yer. O yüzden, izin verin de kalbiniz iki saatliğine size bu unutulmuş topraklarda rehberlik etsin.