“Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşırıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.”
Simone de Beauvoir

“Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.”

Simone de Beauvoir

 

1948’de söner Sabahattin Ali’nin ışığı…

Geride sosyolojik alt yapısı oldukça sağlam birçok eser bırakır.

Toplum bilimci gibi gözlemlemiştir yaşamı, insanları, insanlık durumlarını… Ama en çok da ‘kadın’ları!

Edebiyat tarihini, yazarları ve eserlerini incelerken yazarın yaşadığı dönemin özelliklerine hakim olmamız gerektiğini düşünüyorum. Nitelikli ve dayanağı olan bir incelemenin bu unsura dayanması gerektiği inancındayım. Bu bağlamda Sabahattin Ali’nin eserlerini taçlandıran kadınları Sabahattin Ali’nin yaşadığı dönemin kadınları olarak düşünmemiz gerekiyor.

‘Hiçbir ozanın, hiçbir sanatçının tek başına bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş ozan ve sanatçılarla bağının değerlendirilmesidir. Ona tek başına değer biçemezsiniz, karşıtlık ve benzerliklerini belirtmek için, ölmüşler yerleşmeniz gerekir. Bunu yalnız tarih için değil, estetik eleştirinin de bir ilkesi olarak söylüyorum. Ozanın bağlanacağı, uyacağı gerekçe karşılıklıdır. Yeni bir yapıtın yaratılmasıyla olan şey, aynı zamanda, o yapıttan önce gelen bütün sanat yapıtlarında da olur. Var olan anıt yapıtlar kendi aralarında, yeni katılan-gerçek yeni- yapıtın değiştireceği eksiksiz bir düzen gösterirler. Bu düzen yeni yapıt gelmeden önce tamdır; yeniliğin araya girişinden sonra da sürmesi için bu düzenin pek hafif de olsa değiştirilmesi gerekir; böylece her sanat yapıtının bütüne olan bağları, oranları yeniden ayarlanır; işte bu eski ve yeni arasındaki uyuşmadır.’ sözlerinin sahibi T.S. Eliot da bu duruma dikkat çekmiştir.

Sabahattin Ali’nin yaşadığı dönemde Batı’nın liberal sistemi benimsendiği için bu sistemin doğurduğu ‘ezilen köylü’ kavramı eserlerinin baş tacı konularından olmuştur. 1923- 1950 arası Türkiye’nin ekonomik koşullarında sınıfsal farkların doğmuş olduğu gözlemlenmiştir.

Sabahattin Ali ‘toplum için sanat’ anlayışını benimsemiş, ‘toplumsal gerçekçilik’ anlayışının sonucu olarak da insanları sınıfsal özellikleri ile ele almıştır.

Toplumu, haksızlıkları, ezen-ezilen mücadelesini, kadını, eğitimi konu edinirken ‘sınıfsal özellikler’ açısından değerlendirme yapmıştır.

Eserinde konu edindiği kadınları taşralı-kentli , eğitimli-eğitimsiz olarak sınıflandırarak karakter analizi yapmıştır. Eseri için seçtiği kadın tipi ‘Anadolulu’ ise ‘eğitimsizliği ve ezilmişliği’ açısından; ‘kentli’ ise ‘eğitimli, seçimlerini ve bunların sonuçlarını göğüsleyebilen kadınlar’ olarak resmetmiştir.

Çizdiği bu tablonun özel bir nedeni vardır. Çünkü yazılarında ve konferanslarında altını çizdiği temel bir sorun vardır: Eğitimi umursanmamış, ihmal edilmiş Anadolu’da yaşayan kadınları örnek göstererek kadınların eğitimli olmayı her şeyden kendilerinin istemesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu temel sorun çözüldüğü takdirde örnek alınan Batı’nın değerlerine kavuşulacaktır.

“Büyük şehirlerimizde olsun, küçük şehirlerimizde olsun; münevver kadınlarımız olsun, okuması yazması olmayan kadınlarımız olsun, çok, insanı yeise düşürecek kadar çok ihmal edilmiştir. Bunda kadınlarımızın hiçbir kabahati yoktur. Hatta bunlar haricinde kalan ve çok müteşekkir olunur ki miktarı pek de az olmayan bir hakiki münevver kadın sınıfımız vardır ki bu sınıf, teşekkülünü yalnız kendisine borçludur. Bu sınıf memleketteki bütün manialara, bütün alakasızlığa rağmen kendisini erkeklerden daha aşağı olmayan bir dereceye yükseltmiştir, fakat bu kafi değildir. Bu hiçtir, memleketin bütün kadınlarına medeni hayatta layık olduğu rolün verilmesi zamanı gelmiştir. Artık okuyan kızlarımızın boş fakat bilgiç ve manasız bozuk bir kukla olmaktan, alelumum kızlarımızın satılık bir mal, bir vitrin eşyası haline gelmekten kurtulması lazımdır. Artık köylü kadınlarımızı kara öküzün bir yardımcısı, bir yarım hayvan olmaktan kurtarmalıyız, bunun için de harici tedbirlerden ziyade içten gelen arzular lazımdır.”

“Kadınlarımız bunu bütün kuvvetleriyle istemeli, bunun için bütün kuvvetleriyle uğraşmalılar. Hiç kimse hiç kimseyi yükseltemez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. Madem ki erkeğin kadından fazla bir şeysi yoktur, madem ki kadının zaaflarını erkek, erkeğin zaaflarını kadın ikmal etmekte ve bu iki cins hayat yolunu yürüyebilmek için birbirine muhtaç bulunmaktadır, şu halde birinin diğerini yoldan alıkoymaması için aynı kuvvetlere malik bulunmaları icap eder ve her şeyden evvel izalesi icap eden zihniyet şudur:

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak-vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona en hakir mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri de tabiidir. 

Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim.” 

Sabahattin Ali’nin bu cümlelerinden de anlaşıldığı üzere onun için ‘kadın’ın konumu toplumun bir an önce çözmesi gereken bir sorundur. Bu nedenle roman ve hikayelerinde farklı konumlandırır ‘kadın’ karakterlerini.

Hikayelerinde gelenek içinde kaybolan, söz sahibi olmayan, maddi yokluk nedeniyle acı çeken ve ona dayatılan hayatı yaşayan bir kadın modeli ile karşılaşırız. Bu kadınlar bütün temiz ruhuyla yansıtılmıştır bize.

Romanlarında ise kentli kadın modeli üzerinde durarak toplumda bir rol model yaratmaya çalışmıştır.

Aslında çizilen ‘kentli ve eğitimli’ kadının modeliyle amaçlanan ‘eğitimin kadını özgürleştirici etkisine’ dikkat çekmektir.

Eğitimsizlikleri nedeniyle kendi benliğinin farkına varamamış, bunun sonucu olarak da kaderine razı gelen ‘mutsuz’ kadınların yaşamlarından kesitler sunmuştur bize. Çünkü öğretmenlik yaptığı yıllarda bulunduğu taşralarda ya da küçük kentlerde ‘geleneksel evlilikler ve sonuçlarına, kadının önemsiz sayılmasına hatta görevleri olan adeta bir canlı değil de makine muamelesinde bulunulmasına’ şahit olmuştur. Şüphesiz ‘insan’lık değerleriyle büyük derdi olan halk aşığı Sabahattin Ali’yi bu durum rahatsız etmiştir. Belki de bu yüzden eserlerinde eğitimli ya da eğitimsiz diye karşıt iki kadın tipi yaratmıştır.

Kadını anlatırken kadının içinde bulunduğu toplumun özelliklerinden ayrı tutmaz. Yazımın başında da söz ettiğim gibi Sabahattin Ali, bir toplum bilimci gibi yaklaşmıştır. Bu nedenle ‘o toplumun oluşturduğu kadın’ın bütün kişisel özelliklerini betimlemiştir. Hatta bilinçli bir tercihle ‘aşık kadın’ modeli özellikle ön plana çıkarılmıştır. Ancak Sabahattin Ali bunu yaparken aşkın saf bir duygu olduğunun ve cinsel bir birleşmeden öte duyguların yoğunluğunun altını çizer. Kendi özel yaşamında da önem verdiği bir unsurdur. Nitekim ilk büyük aşkı Nahit Hanıma aşkını şu cümlelerle itiraf etmiştir: ‘Sana yalvarıyorum Nahit!  Ve açıkça, terbiyesizce söylüyorum. Ben senden vücutlarımızın değil, kafalarımızın birleşmesini istiyorum.’

‘Değirmen’ öyküsündeki ‘köylü güzeli değirmencinin kızı’; ‘Kurtarılamayan Şaheser’ öyküsündeki kendisi için yazılmasını beklediği şaheseri acımasızca eleştiren genç kadın; ‘Kürk Mantolu Madonno’ romanındaki ‘Maria Puder’; ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanındaki ‘Muazzez’ ; ‘İçimizdeki Şeytan’ romanındaki ‘Macide’ yetiştirildikleri çevrenin ürünü olarak ele alınmıştır. Ancak hepsi de aşık birer kadındır. Bu nedenle de bizi hep çarpıcı bir son selamlamıştır.

Kuyucaklı Yusuf, yazıldığı dönemde bir ilk olma özelliğine imza atmıştır: Ezilen halkın durumunu anlatan ilk romandır.

Bir anlamda öncü olmuş, daha sonra bu konuda birçok roman kaleme alınmıştır. Ancak ezilen halkın durumunu anlatırken ‘düzeni sorgulayan, özgün’ bir karakter olan Yusuf ile ‘gelenek’lerin arasında sıkışmış, kocasına bağlı ama bir yandan da annesinin sözünden çıkmayan zayıf karakterli ‘Muazzez’ ekseninde olayları irdelemiştir. Böylece hem ‘kadın’ sorununa hem de ‘küçük yerleşim yerlerinin’ sorunlarına ayna tutmuştur.

İçimizdeki Şeytan romanında ise kentli ve aydın(!) Ömer ile küçük bir yerden İstanbul’a gelen Macide’nin aşk hikayesine tanıklık ederiz. Macide’nin karakteri bir hayli dikkat çekicidir. O, eğitimi için ‘taşra’yı terk etmiş, hayatın ona oynadığı oyunlarda dik kalmayı başarmış bir kadındır.

Sevdiği adamın, Ömer’in, yakın çevresinden hoşlanmaz. Çünkü Macide’ye göre Ömer’in etrafındaki insanlar burjuvazinin doğurduğu sözde aydınlardır. Kendi benliğine dönmemiş, kendi niteliksizliğinin farkında olmayan ama kendini aydın olarak niteleyen bu insanların Ömer gibi zayıf karakterli biri üzerindeki etkileri Macide’yi rahatsız etmektedir. Başlangıçta Ömer için mücadele etse de Macide, Ömer’in iradesizliğine ve yanlışlarına daha fazla tahammül edemeyerek Ömer’i terk etmiştir.

Macide karakteri döneminde yer alan ‘söz aydın’lara yöneltilmiş güçlü bir tokattır. Nitekim Macide’nin yolu kendisi gibi ahlak değerleri güçlü ve gerçek bir aydın olan Bedri’yle kesişmiştir. Bu unsurlar ekseninde İçimizdeki Şeytan romanının II. Dünya Savaşı öncesi Türk aydınının panoraması olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kürk Mantolu Madonna romanında ‘Maria Puder’ ve ‘Raif Efendi’ betimlemeleri çok güçlüdür. Maria bir anlamda feminist görüşün ifadesidir. Maria karakteri üzerinden Raif Efendinin aciz karakterinin sonuçları gözler önüne serilmiştir.

Bu eserlerde ‘aşk’ gözler önündeki ilk konudur. Ancak Sabahattin Ali’nin eserleri hep görünenin çok ötesinde ‘alt metinler’ sunar. Tabii bir kitabı gerçekten okumayı biliyorsanız(!)

Konunun dışına sapmayı kesinlikle istemiyorum ancak Kürk Mantolu Madonna bir aşk romanıdır, diyen kişiler Sabahattin Ali’yi kesinlikle tanımamış, romanı da kesinlikle anlamamıştır.

Yazımda da üzerinde ısrarla durduğum gibi Sabahattin Ali ‘aşk’ konusu üzerinden başta ‘kadın’ olmak üzere toplumun birçok sorununa ayna tutmuştur.

Hayatının merkezi ‘kadın’lardır. Çünkü kadının gücüne daima inanmıştır. Kadınların toplumdaki rolüne önem vermiştir. Nice kitabı da ‘kadın’lar yazdırmıştır ona. Onlar sayesinde hissedebilmiş, onlar sayesinde görebilmiştir yaşamı.

Kadının gücüne inanan, kadın olgusunu nice şiirinde baş tacı yapan ve Sabahattin Ali’nin aynı zamanda akrabası olan Nazım Hikmet’in ‘KADINLARIMIZ’ şiiriyle son veriyorum yazıma.

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.