“UNUTULMUŞ BİR ÇEVİRİ” İLE GİRİŞ

Palto Yayınevi, Sabahattin Ali’nin dergilerde kalmış bir yapıtını ortaya çıkarmıştır. Zaman’dan Sevinç Özarslan’ın haberine göre, Alman lirik şiirinin önemli temsilcilerinden Rainer Maria Rilke’nin uzun şiiri Sancaktar’ın Türkçeye ilk kez 1941’de Sabahattin Ali çevirmiş, Tercüme dergisinde yayımlamıştı. Fakat bu bilgi, sadece birkaç kişinin aklında kalmış ve bu zamana kadar Ali’nin yayıncısı Yapı Kredi Yayınları dâhil fark edilmemişti. Oruç Aruoba, 1984’te Sancaktar’ı çevirip Ada Yayınlarından yayımladığı zaman bile, kendisinden 40 yıl önce Sabahattin Ali’nin yaptığı çeviriden habersizdi.

Şiirden bir bölüm;

Şatonun ışıkları yavaş yavaş sönüyor.

Herkeste bir ağırlık var. Herkes yorgun, yahut âşık, yahut sarhoş.

Birçok boş ve uzun cephe gecelerinden sonra: Yataklar…

Geniş ve meşe ağacından yataklar.

Burada dualar, yolda, pis bir çukurda edinilen dualardan daha başka.

O çukur, insan uyuyacağı zaman bir mezar gibidir.

“Allah’ım, sen nasıl istersen öyle olsun…”

Yatakta dualar daha kısa.

Fakat daha içten.

Kronolojik olarak bakıldığında Sabahattin Ali’nin edebiyat çevirisiyle yoğun olarak ilgilendiği ve çeviriden hayatını kazandığı dönemin, 1934-1944 arasındaki on yıllık dönem olduğu söylenebilir.

1934-1944

Çeşitli öykü ve yazı çevirileri yaptı. Maarif Vekâleti ve Tercüme Bürosu’nda çalıştı. 1938’de Devlet Konservatuarında görevlendirildi, Carl Ebert’in çevirmenliğini yaptı. Kitap bütünlüğündeki çevirileri de bu yıllarda yayımlandı. Çeviri çalışmalarını yaptığı dönem aynı zamanda kendi eserlerini yayımladığı dönemdir: 1934’te şiir (Dağlar ve Rüzgâr), 1935’te bir öykü (Değirmen), 1937’de bir öykü kitabı (Ses) ve bir romanı (Kuyucaklı Yusuf), 1940’ta bir romanı (İçimizdeki Şeytan), 1943’te bir öykü kitabı (Yeni Dünya) ve bir romanı (Kürk Mantolu Madonna) yayımlandı. 1947’deki öykü derlemesine (Sırça Köşk) kadar bir kitabı yayımlanmamıştır.

Sabahattin Ali’nin çevirileri beğenilmiş, dil ve edebiyat alanındaki bilgisi kabul edilmiştir, fakat çevirmen olarak değil yazar olarak hareket etmiş ve ünlenmiştir. Bunun arkasında öncelikle Nâzım Hikmet’in ve Resimli Ay dergisinin olumlu etkisi ve yönlendirmesi olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’yi edebiyat hayatının en başında, ilk öykülerini yayımlatmak üzere Resimli Ay dergisine götürmesi sayesinde, 1930 sonunda tanımıştır.

Temmuz 1930’da onun Dostoyevski’den yaptığı öykü çevirisini yayımlayan Resimli Ay’ın yayıncısı Sertel’ler onu şöyle anlatıyor:

“Sabahattin Ali, Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu. Sabahattin’in ilk romanı Kuyucaklı Yusuf, Resimli Ay matbaasında basılıyordu. Nâzım, her gün makinelerin başında eserin basılmasını seyrederdi. İlk nüsha çıktığı gün sevinçle odaya geldi. Baskıyı hepimize gösterdi, gözlerinde adeta, bu romancıyı ben yarattım, der gibi bir ifade vardı.

İstanbul’a gelir gelmez ilk işi Resimli Ay’a gelip bizlerle tanışmak olmuştu. Nâzım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüştü, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı.”

Nâzım Hikmet’in roman yazmaya teşvik etmesi, kısa sürede olumlu sonuç verdi. Sabahattin Ali’nin Konya’da Almanca öğretmenliği yaptığı dönemde, Yeni Anadolu dergisinde yayımlanan iki makale çevirisinin yanı sıra Kuyucaklı Yusuf da tefrika olarak yayımlanır. Bu başlangıç dönemi yazarın perspektifini göstermek açısından yararlıdır. Bu dönemde yazar olarak tutunmanın güç olduğu, on bir yıl sonra, Ahmet Halit Kitabevinin sahibi Ahmet Halit’ten aldığı mektuptan anlaşılabilir:

“Kâğıt meseleleri malûm. Ne vakit bol kâğıt bulursak şüphesiz kitap basacağız. Bahsettiğiniz kitabı, muharririn şahsi parasıyla bastık. Şimdi daha çok tercümelere rağbet olduğundan elimize geçen kâğıdı bunlara tahsis ettik. Modaya uymaya biz de mecbur oluyoruz. Yaşamak için başka çare yok.”

“Tercümelere rağbet olması” sonuçta edebiyatçıları da zorlamakta, çeviriye yöneltmektedir. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’ye aynı gün yazdığı mektubunda “Harb ve Sulh”ün birinci cildinin ikinci yarısının çevirisi üzerinde çalıştığını, bu çalışmayı iki ay içinde bitirmesi gerektiğini anlatmaktadır:

“Tolstoy’u tercüme etmek benim anladığım ve istediğim manada, yani onun edasını ve üslubunu kaybetmeden tercüme etmek öyle iki aylık değil bir iki yıllık bir iş.”

 Aynı yıla ait, daha sonraki, tarihsiz bir mektubunda da Sabahattin Ali’nin çeviri kitaplarını beğendiğini, romanını beklediğini söyler:

“Gönderdiğin tercüme kitaplarını aldım. İtalyan muharririninkini [Fontamara] pek beğendim. Tercüme dili fevkaladeydi. Romantik hikâyelerdeki [Üç Romantik Hikâye] dil de istilizasyonu bakımından çok muvaffak. Tercümenin ne zor, ne kadar mesuliyetli bir iş olduğunu tecrübeyle artık bildiğim için ne büyük bir zorluğu nasıl başarıyla yendiğini gayet iyi anlıyorum. Diyebilirim ki okuduğum en güzel tercümeler bu iki kitaptı. Fakat beni asıl sevindiren romanının 600-700 sayfalık büyük bir eser olacağıdır. Bizim bedbaht Türk edebiyatı öyle korkunç bir çıkmaz içinde ki ancak senin gibi memleketini ve dünyayı, memleketinin ve dünyanın sahici çocuklarını seven ve sayısı maalesef parmakla sayılacak kadar az olan yazıcıların hamleleriyle bugünün ve bilhassa yarının geniş okuyucu kütlelerine doğru gidip onlarla kaynaşarak, onlardan alıp onlara yol göstererek bu çıkmazdan kurtulacak. Romanını nasıl sabırsızlıkla ve ne büyük güvençle beklediğimi tasavvur edemezsin.”

Söz konusu roman, Sabahattin Ali’nin yazacağını söylese de, bugüne dek ortaya çıkmamış olan “Ankara” adlı romanı olmalı.

Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’nin Bulgaristan’a kaçarken öldürülmesinden iki yıl sonra cezaevinden çıkar. Sabahattin Ali cinayeti kuşkusuz onun can güvenliği konusunda kaygı duymasına ve yurt dışına kaçmasında yol açan etkenlerden biri olmuştur. Rusya’ya kaçtıktan sonra, Sabahattin Ali’nin Rusçaya çevrilip yayımlanmasına ön ayak olur. İçimizdeki Şeytan adlı romanın 1955 tarihli çevirisine yazdığı son sözde Sabahattin Ali’nin başka bir dile, özellikle de Rusçaya çevrilmeyi arzuladığını anlatmaktadır:

“Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: ‘Halide Edip Hanımefendi’yi Rusçaya çevirmişler. (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinçle bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi…”

 Bu noktada önemli bir olgu, Sabahattin Ali’nin çeviri sürecinin öneminin, edebiyat içinde çeviri ve telif arasındaki etkileşimin farkına çok erken bir dönemde varmış ve bu farkındalığı eserlerine yansıtmış olmasıdır. Çeviri olgusu 18 Aralık 1940 – 8 Şubat 1941 arasında Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanında çok yüksek düzeyde öne çıkmaktadır. Öncelikle, romana koyduğu, daha sonra vazgeçtiği ilk isim, yani Lüzumsuz Adam, doğrudan bir çeviri yoluyla aktarılan bir kültür olgusudur: Turgenyev’in Babalar ve Oğullar adlı romanında ortaya çıkardığı ve Rus edebiyatı için önemli bir kahraman tipi olan, yabancı bir kültür ögesidir bu.

Kürk Mantolu Madonna’da çok daha çarpıcı olan şey, bu romanın kahramanının ve anlatıcısının bizzat çevirmen olmasıdır.

Kürk Mantolu Madonna, yazarlık yaparak yaşayan, ara sıra çeviri de yapan bir gencin bankada iş bulması, bankanın çevirmeniyle aynı odada çalışmaya başladıktan kısa süre sonra bu çevirmenin hatıra defterini okumasını anlatmaktadır. Romanın olay akışı bu hatıra defterinde anlatılanlardır ve banka çevirmeninin, yine yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Almanya’daki öğrencilik yıllarında yaşadığı bir aşk hikâyesi konu edilir.

Romanın başında banka çevirmeni olarak tanıdığımız karakter, bir çiftlik sahibinin oğludur; öğrenim ve ticari görgüsünü artırmak amacıyla Kurtuluş Savaşı yıllarında gittiği Almanya’da genç bir Yahudi kadına âşık olur. Babasının ani ölümüyle Türkiye’ye dönmek zorunda kalır. Sevgilisini de yanına çağırmayı vaat eder, fakat ülkede işler beklediği gibi gitmez. Mirası da verimli olarak kullanamayınca sonunda kendisini istemediği bir evliliği yapmış ve başkasının yanında çevirmen olarak işe girmiş bulur.

Roman kahramanının yaşam öyküsüne bakıldığında tam da aynı yıllarda Almanya’ya eğitime gitmiş olan Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsüyle fazlasıyla örtüşmektedir. Bunu olağan bir örtüşme olarak ele alırsak roman karakterinin kendi geçmişini, okuduğu kitapları ve hayal dünyasını anlattığı kısımları ayrı bir çerçevede değerlendirebiliriz. Balıkesir’in Havran ilçesinde (Sabahattin Ali’nin doğduğu Edremit ilçesinden biraz uzakta) yaşarken İstanbul’a, Sanayi Nefise Mektebine (Güzel Sanatlar Akademisi) gitmeyi hayal ettiği dönemdeki hayallerini şöyle anlatmaktadır:

“Okuduğum sayısız tercüme romanlarındaki kahramanlar gibi. Bazen büyük kâşifler gibi Afrika’da gezer, yamyamlar arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazen meşhur bir ressam olur ve Avrupa’yı dolaşırdım. Bütün okuduğum kitaplar, Michel Zevaco’lar, Jules Verne’ler, Aleksandr Dumas’lar, Ahmet Mithat Efendi’ler, Vecihi Bey’ler kafamda silinmez şekilde yer tutmuşlardı. Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok’un Maceraları, ister Murat Bey’in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum.”

Daha sonra Almanya’ya gitme olanağı elde eden kahraman çeviri kitapların onun üzerindeki etkisini, yarattığı beklentiyi, çeviriden telife, suretten asıla geçme çabasını şöyle anlatır:

“Bir ecnebi dil öğreneceğimi, bu dilde kitaplar okuyacağımı ve asıl, şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu Avrupa’da bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?”

Kahraman bu kez sözlük yardımıyla Almanca kitaplar okumaktadır:

“Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. Yatağın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar, yanı başıma eski ve kalın lügat kitabını kor, saatlerce kalırdım. Bu sefer okuduklarım, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme ve telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalade insanlardan ve görüşmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde kendimden, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum.”

Fakat bu kez Almancaya çevrilmiş kitaplardan etkilenir:

“Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Turgenyev’in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. ‘Klara Miliç’ ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız, oldukça saf bir talebeye âşık oluyor, fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden, böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla, müthiş iptilasının kurbanı olup gidiyordu. Bu kızı nedense kendime pek yakın buluyordum.”

Theodor Storm da (Sabahattin Ali’nin çeviriye yönelttiği) Sevgi Sanlı tarafından çevrilmiş ve Maarif Vekâleti’nin “Dünya Edebiyatından Tercümeler, Alman Klasikleri” dizisinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali çevirinin hayattaki rolünü ve maliyetini hep hesaplamış, çevirmen karakterlere eserlerinde bu çerçevede yer vermiştir. 1947 tarihli “Dekolman” adlı öykü bunun en parlak örneklerinden biridir. Bu öykünün karakteri neredeyse birebir olarak Kürk Mantolu Madonna’daki üst anlatıcı ile hatıra defterindeki öykünün kahramanının bir bileşimi gibidir. Öykünün konusu bir çevirmenin onun emeğini küçümseyen müşterilerinden intikam almasıdır:

“Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara’da hususi bir hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığıntı gibi yaşıyordum. Hastaneye gelip giden doktorlara, lâzım oldukça ufak tefek tercümeler yapıyordum. Bazen, o günlerde bir dış gebelik ameliyatı yapacak olan doktor bana ‘Kadının fizyolojisi ve Patolojisi’ adlı 20 ciltlik Almanca eserden beş on sahifelik bir makale verir, satırı bir kuruştan tercüme ettirirdi. Koskocaman bir lügat büyüklüğündeki kitabın sahifesini böylece kırk sekiz kuruşa Türkçeye çevirmiş olurdum. Bazen de herhangi bir tıp mecmuasındaki yedi sekiz sahifelik makaleyi götürü olarak iki buçuk liraya tercüme ederdim. Daha o zamanlar vizitelerine beş lira, on lira alan doktorlar, benim, bilmediğim tıp terimlerini bulmak için beş altı lügat karıştırarak üç günde yaptığım bir tercümeye verdikleri bu iki buçuk lirayı bile çok görürler, eksiltmeye çalışırlardı. Ama bir gün onlardan bunun acısını çıkardım.

Bir gün, nüfuzlu bir adamın ‘dekolman’ adlı göz hastalığı için gerekli ameliyatı yapmaktan çekinen doktorlar, bu tehlikeli ameliyat için ‘Alman Yahudisi bir profesörü’ çağırırlar. Fakat sonra, kendileri bu tehlikeyi göze alamadıkları halde, profesörü karalamaya başlarlar. Bu durumu gözleyen çevirmen, şans eseri tıp dergilerinden birinde bu ameliyat hakkında bir yazı okur. Emeğini küçümseyen doktorlardan intikam almak için, onlara bu yazıdan bahseder ve her zamanki bedelden çok daha yüksek bir bedele çevirmeyi önerir. Çaresiz kalan doktorlar bu teklifi kabul ederler. Hemen mecmuayı elimden aldılar, başlarını bir araya toplayıp yazıyı söktürmeye çalıştılar. Üçer beşer aylık seyahatleri sırasında öğrendikleri Almanca ile bu yazıyı anlayamadılarsa da, mahiyeti hakkında bir fikir edinmiş ve ehemmiyetine hükmetmiş olacaklar ki, içlerinden biri bana dönüp:

‘Haydi, bu akşama kadar şunu bize tercüme et!’ dedi.

‘Çalışırım, ama iki yüz liranızı alırım.’

Bu çeşit yazıların en kabadayısını bana haydi haydi beş liraya çevirtmeye alışmış olan bir doktor, şaka mı ediyorum diye yüzüme baktı. Ciddi olduğumu anlayınca;

‘Budala mısın be!’ dedi.

‘Hakkın var, şimdiye kadar çok budalalık ettim. Müsaade buyurun da böyle sıkışık olduğunuz bir zamanda acısını çıkarayım.’

Yüz lira mukabilinde akşama kadar tercüme etmeye razı oldum. Elli lirasını peşin aldım, yukarı kattaki odama çıktığım gibi, işe koyuldum. Her zaman olduğu gibi, beş altı lügat yardımı ile, çok kere tıp terimlerinin önce Fransızcasını, sonra Türkçesini araya araya gece saat ona doğru tercümeyi bitirdim. Doktorlar salonda bezik oynuyorlardı. Yanlarına gidince merakla makalenin tercümesini dinlemeye başladılar. Bazı kelime ve tabirleri, doktorluk dili üzere tashih ettiler.”

Hiç beklenmedik bir sapmayla, şaşırtıcı bir şekilde sona eren öykü, edebiyat tarihimizde, çeviri sürecinin kapsamlı bir şekilde, çeviri emek bedelinin ve sömürüsünün de ele alındığı nadir örneklerden biridir.

Sabahattin Ali’yi de çeviriyi bir kültür aktarımı olarak gören, yirminci yüzyılın ilk yarısında çeviri aracılığıyla ulusal kültür yapıcılığını amaç olarak belirleyen aydınlar arasında görmekte yarar var. Bu aydınların zaman içinde Maarif Vekâleti’nin Tercüme Bürosu’nun programlı çalışması içinde toplanmaları bir tesadüf değildir. Tarihin o döneminde ulusalcılığın birbiriyle çeliştiği ölçüde örtüşen, farklı dünya görüşleriyle iç içe geçmesi, dönemin farklı anlarında bazen özdeş gibi görünmesi, bazen ayrışması doğaldır. Bu çerçevede Sabahattin Ali’yi, Almanya’ya, Pertev Naili Boratav ile birlikte uğurlayan arkadaşları Nihal Atsız’ın, kısa süre sonra onları sosyalistlikle suçlamaya, onların da onu ırkçılıkla suçlamaya başlaması önemli bir kırılma olarak görünüyor.

Bu yüzden Sabahattin Ali’nin ne zaman sosyalizme yakınlık duyduğu, Almanya’daki eğitimini yarım bırakarak neden döndüğü sorusu hâlâ önemli bir inceleme konusu olarak duruyor.

 

SABAHATTİN ALİ’NİN ÇEVİRDİĞİ KİTAPLAR

 

TARİHTE GARİP VAKALAR 

Sabahattin Ali’nin Max Kemmerich’ten çevirdiği Tarihte Garip Vakalar, 29 Temmuz- 27 Ekim 1936’da Ulus gazetesinde tefrika edildikten sonra aynı yıl Ulus Basımevi’nden kitap olarak basılmıştır.

 

ANTİGONE

 Sophokles ünlü trajedisi Antigone Sabahattin Ali tarafından 1941’de Almancadan tercüme edilerek Maarif Vekilliği tarafından yayımlanmıştır.

 

MİNNA VON BARNHEİM

Sabahattin Ali’nin Gotthold Ephraim Lessing’den çevirdiği Minna Von Barnheim 1942’de Maarif Vekilliği (İstanbul) tarafından yayımlanmıştır.

 

ÜÇ ROMANTİK HİKÂYE

Sabahattin Ali Heinrich von Kleist’tan “San Domingo’da Nişanlanma”, Albert von Chamisso’dan “Peter Schlemihl’in Acayip Sergüzeşti” (ilk olarak Tercüme dergisi 1-4. sayılar 19 Mayıs-19 Kasım 1940) ve E.T.A. Hoffmann’dan “Duka ile Karısı” adlı hikâyelerin çevirilerini Üç Romantik Hikâye başlığıyla kitaplaştırmış ve kitap 1943’te Ankara Maarif Vekilliğince basılmıştır.

 

FONTAMARA

Ignazio Silone’nin 1933’te İsviçre’de Almanca yayımlanan romanını Sabahattin Ali, Türkçeye çevirmiş ve Fontamara 1943’te Akba Kitabevinden yayımlanmıştır. Sabahattin Ali, çevirisine Ignazio Silone’yi tanıtan bir giriş eklemiştir.

 

GYGES VE YÜZÜĞÜ

Sabahattin Ali Friedrich Hebbel’in Gyges ve Yüzüğü adlı oyununu çevirdikten sonra ilk olarak 19 Eylül 1941’de Tercüme dergisinin 10. sayısında yayımlamıştır. Gyges ve Yüzüğü 1943’te Maarif Vekâleti tarafından kitap olarak basılmıştır.

 

YÜZBAŞININ KIZI

Sabahattin Ali’nin Erol Güney’le birlikte çevirdiği Puşkin’in Yüzbaşının Kızı 1944’te Ankara Maarif Vekilliği’nce basılmıştır.