20. yüzyıldan günümüze dek sinema sektörünü elinde bulunduran ve bundan kolay kolay vazgeçmeyeceğini yüksek bütçeli ama bir o kadar da yüksek hasılatlı filmleriyle kanıtlamaya çalışan Amerikan sinemasına karşılık, Avrupa sineması tehditkar bir tavır içerisinde…

Dünyaca tanınan oyuncular vazgeçilmezleri arasında olmasa da yüksek bütçeli filmlere imza atmayan Avrupalı yönetmenler özellikle de son dönemlerde gerek sinemaseverler gerekse sinema eleştirmenleri tarafından ilgiyle takip edilir hale geldiler. Avrupa sineması içerisinde özellikle geçen yıl Yabancı Dilde En İyi Film Oscarını, “Son of Soul” filmi ile ülkesine götüren László Nermes, sinemaseverlerin dikkatlerini Macar sinemasının üzerine çekmeyi başarmıştı. Geçtiğimiz günlerde ülkemizde “Beden ve Ruh” adıyla vizyona giren filmle ise Ildkó Enyedi sinemaseverleri yeniden Macar sinemasına davet ediyor. Üstelik filmin daha şimdiden 67. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde en iyi film ödülü olan Altın Ayı ile FIBRESCI ve Ekümenik Jüri Ödülü’nü ülkesine götürdüğünü de söyleyelim.

Belgesel geleneğinden gelen 61 yaşındaki Enyedi on sekiz yıl aradan sonra vizyona giren filmiyle bizlere 116 dakika boyunca rüya ile gerçek arasında gidip gelen, samimiyetini sadeliğinden ve naifliğinden alan bir hikaye anlatıyor. Film masalı andıran bir sahne ile seyirciyi karşılıyor. Bu sahne ile filmin bizde uyandırdığı ilk izlenim, soğuk bir kış günü elimizde kahvemizle birlikte sıcak bir battaniye altında filmin kalanına devam etme isteği oluyor. Fakat ne yazık ki hemen sonrasında gelen mezbaha sahneleri ile bu istek kısa sürüyor.

Bir mezbahada yöneticilik görevini yerine getiren Endre’nin hayatı, mezbahada bir süreliğine kalite kontrol sorumlusu olarak işe başlayan Maria’yı tanımasıyla bir anda değişir. Endre, içine kapanık ve konuşkan bir adam olmamasına karşın mezbahadaki ilk gününde görüp etkilendiği Maria’ya karşı olan duygularını kendine itiraf etmekte bile zorlanır. Ancak ondan uzak durmayı da başaramaz. Maria’nın ise soğuk ve ürkek tavırları ikilinin iletişimini daha zor bir hale getirir.

İlk bakışta kahramanlarımızın çok da konuşkan kişiler olmadığını, hatta içine kapanık kişiler olduklarını söylemek mümkün. Ancak sonrasında anlıyoruz ki Maria, yalnızca kendisinden müteşekkil bir hayat sürdürmekte olan ve insanlarla iletişim kurmakta zorlanan asosyal bir kadın. Öyle ki evinde fazladan bir tane çatalı ve bıçağı bile yok. Öyle ki kendi bedeni dışında başka bir bedene dokunmuş bile değil. Öyle ki günlük hayatın içerisinde sıradan diyalogları bile öncesinde evinde kendi kendine prova ediyor.

Buna karşılık Endre’nin içe kapanıklığı ise Maria’nınkinden farklı olarak ‘hayatı’ tecrübe etmemekten değil; aksine edindiği tecrübelerden yorulmaktan ve sıkılmaktan kaynaklı. Bu farklılığı ise film ilerledikçe Enyedi bizlere daha net bir biçimde anlatıyor.

Tam da Maria’nın obsesif kompülsif bozukluğunun olduğunu ve psikolojik bir yardım alması gerektiğini düşündüğümüz sırada Maria psikoloğuna gidiyor. Fakat biz her şey çözüme kavuşacak diye beklerken Maria’nın bu konuda da takıntılı olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz.(!)

Maria tüm bu takıntılı kişiliğine rağmen yaşamını devam ettirebilmek adına her gün kanların oluk oluk aktığı bir mezbahada çalışıyor. Buradan da Enyedi’nin günümüzde insanların kendi karakterlerine uygun olmayan işlerde çalışmak zorunda kaldıklarıyla ilgili bir eleştiri yaptığını söyleyebiliriz. Zira Maria’nın naif karakterinin çalıştığını ortama çok da uygun olmadığını net bir şekilde görebiliyoruz.

Yönetmen film boyunca mezbahadaki kan sahnelerine özellikle dikkat çekerek bizleri bir bakıma filmin sonlarına doğru göreceğimiz sahneye hazırlıyor diyebiliriz. Bahsi geçen sahnede film boyunca onca kan görmemiş olsak filmi izlemeye devam etmekte zorlanacağımız kesin. Enyedi böylelikle kahramanımız Maria ile birlikte bizim de aslında bir şeyleri film süresince bile kanıksayabileceğimizi gösteriyor.

Filmdeki asıl mevzuya gelecek olursak. Mezbahadaki bir hırsızlık olayından sonra yürütülen psikolojik sorgulama esnasında kahramanlarımızın ikisinin de her gece farklı yataklarında daldıkları uykularında aynı rüyayı gördükleri ortaya çıkar. Endre ve Maria, her gece karla kaplı bir ormanda kendilerini geyik olarak görmektedirler. Bu durum ise sorgulamayı yürüten psikolog kadar onları da hayrete düşürmekte onlar bile böyle bir şeyin mümkün olamayacağını düşünmektedir. Ne var ki durum gerçektir.

Rüyalar her dönemde sinema için vazgeçilmez olmuştur. Psikoloji diğer bütün sanat dallarıyla olduğu gibi sinema ile de iç içedir. Ve neredeyse yapılan bütün bilimsel çalışmalar rüyaların temelde psikolojik izler taşıdığını; bilinçaltının rüyalarda ortaya çıktığını söyler. Freud’un Gustav Fechner’den “ödünçaldığı” söylenen teorisinde bilinçaltı buzdağının görünmeyen kısmı olarak ifade edilir.

Bu nedenle kahramanlarımızın rüyalarında buluştukları ormanın karla kaplı olmasının tesadüfi olmadığını görüyoruz. Tıpkı Endre ve Maria’nın rüyalarında kendilerini spiritüel aydınlanmanın sembolü olan bir geyik olarak görmelerinin tesadüf olmaması gibi. Bir metafor olarak düşünüldüğünde geyiğin ürkek ve çekingen bir karakteri temsil ediyor olmasıyla da Enyedi tarafından kahramanlarımızın kişilik özelliklerine de gönderme yapılıyor. Enyedi’nin belgesel geleneğinden gelen bir yönetmen olduğu düşünüldüğünde rüya sahnelerindeki gerçekliğin ve görselliğin de tesadüf olmadığını fark ediyoruz.

Maria’yı film boyunca evinde yaptığı diyalog provaları, psikolog ziyaretleri ve onun önerilerini uygulamaya çabalaması ile sürekli kendini yenmeye çalışırken görüyoruz. Fakat Endre bir süre sonra durumdan sıkılmış ve vazgeçmiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun ise Maria için üstesinden gelinmesi zor bir durum olduğunu biliyoruz.

Ve “o beklenen sahne” geldiğinde salonca dehşete kapılıyoruz. Ne olacağını kestirmek hepimiz için oldukça zor. Görüntüye salondaki herkesin çıktığında yeniden dinlemek için telefonlarına sarıldığı Laura Marling’in şarkısı eşlik ediyor ve insan düşünüyor “Bundan daha uygun bir şarkı olabilir miydi?” diye.

Filmden görüntüler eşliğinde bahsi geçen şarkıyı dinlemeyi arzu ederseniz şuradan ulaşabilirsiniz:

“Beden ve Ruh” gerek hikayesiyle, gerek müziğiyle, gerek sade ve naif oyunculuklarıyla içinizde bir yerlere dokunacak. Biraz sert olmakla birlikte yine de sıcacık bir masal tadında.

Not: Filmin bir sahnesinde “1472” sayısına özellikle, bilemiyorum belki de bana öyle geliyor, vurgu yapılıyor. Ancak bu sayıyı oluşturan rakamların ve rakamların astrolojik karşılıklarının sırasıyla filmde karşımıza çıkan “ego, hayatta yapmak istediklerimiz, arzular, ani değişimler, irade, özgürlük, aldanmalar, aldatmalar, huzur arayışı, kendinden kaçış, alkolizm, kanamalar, dokunma güdüsü ve ihtiyaçlarımız” gibi kavramlar olduğunu gördüğümüzde ise tesadüfen seçilmemiş bir sayı olduğu izlenimi yaratıyor.