Sonbahar geldiğinde sararmış yaprakların tek tek dökülüşü gibi, ıssızlığın ortasında da ölüme terk edilen her şey gitgide kendini doğanın kollarına bırakarak yok olur. Doğanın varlığı günümüz insanı için ikinci plandadır fakat bir durgunluğa terk edilen her şey er ya da geç doğa adı verilen olgunun bir sarmaşık gibi sararak kendi içine çekeceği süreli varlıklardan başka bir şey değildir. Kısacası bütün maddi birimler, günün birinde kendisinden çaldığı şeyler için doğaya hesap verecek ve onun yemi olacaktır. Buna, insanoğlu da dahildir.

Bazen ise, insanoğlunun karşı koyamadığı nefsi nedeniyle maddi ögelere hatırı sayılır zararlar verilir. Nefisten kastımız bir tabak daha yemek istemekten fazlasıdır elbette. İnsan nefsi bazen kan ister,  bazen can ister ve genellikle de bir taht ister. Bu taht somut bir şey olmayabilir, kimi zaman soyut tahtlar daha da ilgi çekicidir insanoğlu için. Yıkım yaratmak için doğaya ihtiyaç duymaz böyle durumlarda, ıssızlığa gerek yoktur. Kalabalığın ortasında başlatır yıkımı; ücra bir noktada başlayan yıkım merkeze kadar devam eder, ta ki tüm dünyaya hâkim olana dek.

Bu yıkımlar ne zaman başladı bilinmez, muhtemelen insanoğlunun temel ihtiyaçlarını karşılamasının ardından nasıl bir güce sahip olduğunu kavramasıyla başlamıştır. Her neyse, konumuzdan uzaklaşmadan… Dünyanın en yaşlı şehirleri, en çok yıkımın ve yok olmanın en büyük şahitleridir. Bunlardan birisi ise İstanbul’dur.

Bir şehir bir günde düşebilir. Bir şehir, bir günde din değiştirebilir. Bir şehir, bir günde başka bir ülkenin başkenti olabilir fakat o şehrin tanıklık ettiği yıkımları tarih sahnesinden silmek bir gün mü alır? Ya da şöyle diyelim, bir şehrin yüzyıllarca deneyimlediği her şeyin yazıldığı sayfaları tarihten silebilir misiniz?

Bu serimizde İstanbul’un, yeryüzünden silinmiş ama bir seyahatnamenin kirli defterlerinden silinememiş kayıp miraslarından bahsedeceğiz.

Öncelikle ilk dönem kaynağımız “Timur Devrinde Kadis’ten Semerkand’a Seyahat” eserinin sahibi Ruy Gonzáles de Clavijo’dan kısaca bahsedelim. İspanyol Clavijo’nun doğum tarihi tam bilinmemektedir fakat 1412 tarihinde öldüğü kaynaklardan edinilen bilgiler arasındadır. III. Henry tarafından Timur Devleti’ne elçi olarak gönderilen Clavijo, seyahati sırasında geçtiği ülkelerde gördüğü önemli eserler hakkında tarihe ışık tutan önemli notlar almış ve bu notlar da günümüzde var olmayan birçok yapının kayıp miraslarını tanımlayan ifadeler içeriyor.

Biraz Clavijo’nun Timur’a elçi olarak gönderilmesinden bahsetmek gerekir. Eserin yazıldığı dönemlerde Timur, dünyaya gücünü göstermeye çalışmaktadır. Birçok ülke fethetmiş, birçok prensliği istila etmiş ve bunun üzerine dünyanın en büyük ve en zorlu hükümdarlarından Yıldırım Beyazıt’a karşı hareket etmiş. Ankara Savaşı’ndan sonra, Kastilya Hükümdarı tarafından Timur’un ve Yıldırım Beyazıt’ın kişiliği ile planları üzerine incelemeler yapmak üzere gönderilen iki elçinin farkına varan Timur, bu iki elçiyi de iyi bir şekilde ağırlamış, onlara asil bir kabul göstermiş. Kastilya Kralı’nın sahip olduğu kişilik özellikleri ve yüksek mevkisi nedeniyle ona elçiler aracılığı ile birçok hediye göndermiştir. Ankara Savaşı’ndaki zaferinin ardından Hacı Mehmet adıyla tanınan bu elçi, İspanya’ya ulaşarak Timur Bey’in gönderdiği tüm hediyeleri Kral Henry’e teslim etmiştir. Bunun üzerine karşılık olarak da Kral Henry, üç kişiden oluşan bir elçilik heyeti ile mektuplar ve hediyeler göndermiştir. Bu elçilik heyetindeki üç kişiden biri ise asıl kahramanımız, Ruy Gonzáles de Clavijo’dur.

Şimdi de Clavijo’nun İstanbul’a gelişinden bahsedelim. Kendisi tuttuğu notlardaki rotasının Çanakkale boğazı üzerinden Marmara Adası’na doğru ilerleyen bir güzergahta olduğundan bahseder. Fakat şu detayı dile getirmek lazım, Clavijo’nun bu eseri kaleme aldığı dönemde Çanakkale ve çevresindeki hakimiyet bölgelerinin tek elden yürütülmediği ortada. O dönemde Osmanlı, Yunan ve Bizans egemenliğinin Marmara çevresinde iç içe geçtiği görülür. Çanakkale Boğazı üzerinden geçerken boğazın bir tarafında Türk, diğer tarafında da Yunan hakimiyetinden bahsediyor. Marmara Adası’na ulaşan Clavijo, İstanbul’un değerli kiliselerinin dört bir yanını süsleyen mermer sütunların birçoğunun bu adada bulunan ocaklardan alındığından bahseder notlarında.

28 Ekim Pazar günü imparator Manuel ile buluşmak üzere İstanbul’un kuzeyindeki bir tepe üzerinde Haliç’e nazır olarak kurulmuş olan fakat günümüzde bir kalıntısına ulaşılamayan Blachernea Sarayı’na doğru yola çıkmış. İmparator ile görüşmesinin ardından imparatorun damadı Cenevizli İlarbo, Clavijo ve onunla birlikte olan elçi heyetine şehri gezdirmesi için bir yoldaş olarak imparator tarafından tahsis edilmiş.

Clavijo, İstanbul’u gezerken birçok detaydan bahsediyor. Üstelik bu eserin 15. Yüzyılda, yani İstanbul’un Latin İstilası ile beraber birçok zenginlik unsurunu kaybettiği dönemin ardından yazılmasına rağmen bahsedilen kutsal emanetlerin fazlalığı ve kültürel miraslarının zenginliği aslında kentin nasıl da kozmopolit yaşama sıkı sıkıya tutunduğunun bir göstergesidir. Latin İstilası’nın ardından bir daha kendisini toparlayamayan Doğu Roma İmparatorluğu yine de zenginliğinden ödün vermemiş anlaşılan.

Bu yazı dizisinde, Clavijo’nun rotasının üzerinden ilerleyerek dönem kaynakları ile İstanbul’un kayıp miraslarının izini süreceğiz. Beklemede kalın!