Aydınlanma felsefesi içerisinde eşitlikçi devrimci demokrat akımı temsil eden Jean-Jacques Rousseau özgürlüğün büyük savunucusudur. Rousseau’nun anlayışına göre özgürlük eşitliğin bir fonksiyonudur çünkü “eşitlik olmadan özgürlük olamaz”. Rousseau mülkiyetin bir değer değil, toplumsal kötülüklerin kaynağı olduğunu, hakimiyet ve kölelik yarattığını, bir kutupta servet, öteki kutupta sefalet ürettiğini, “açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken, ayrıcalıklı bir avuç insanın lüks içinde yüzdüğü” bir durum oluşturduğunu savunur.

Görüldüğü gibi Rousseau mülkiyet ilişkilerine dayalı toplumu esaslı olarak eleştiren devrimci bir filozoftur. Siyasal alanda da topluma hükmeden bir yönetici sınıfın varlığını eleştirir, ona göre egemenlik kayıtsız şartsız halka aittir ve bu egemenlik başka hiçbir güce devredilemeyeceği gibi temsil de edilemez. Despotizm, kölelik, tiranlık ve temsili hükümet halkın egemenliğinin gasp edilmesi anlamına gelir.

Rousseau’nun felsefesi enternasyonalist ve anti-militaristtir. Rousseau’nun sözleriyle “uluslar arasındaki savaşlara, çatışmalara, cinayetlere ve misillemelere ve insan kanı dökme şerefini bir erdem sayan bütün o korkunç önyargılara” karşıdır ve “halkları birbirinden ayıran hayali engelleri ortadan kaldırmayı… ve bütün insanlığı içtenlikle kucaklamayı'” kararlı biçimde savunur.

 

Özgürlük ve Eşitlik

Rousseau’ya göre insanlar için en büyük değerler özgürlük ve eşitliktir: “Her yasama sisteminin neleri amaçlaması gerektirdiğini araştırdığımızda bunların iki ana başlık altında toplanabileceğini görürüz: özgürlük ve eşitlik; özgürlük çünkü bir uyruk bağımlı durumda olduğunda devlet bu uyruğun kendisine kattığı güçten yoksun kalmış olur; eşitlik çünkü eşitlik olmadan özgürlük olamaz.”

Rousseau’da insan olmakla özgür olmak eş anlamlı kavramlardır, özgürlüğü olmayan insan insanî özünü yitirmiş demektir: “Bir insan özgürlüğünden vazgeçtiği zaman insanlığının özünden, haklarından ve hatta insan olarak ödevinden vazgeçmiş olur.” Böylesi bir toptan vazgeçme hiçbir şekilde telafi edilemez. Rousseau’ya göre kaba kuvvet hiçbir hak yaratmaz. Bu nedenle despotizm, kölelik, tiranlık ve bütün baskı biçimleri (aşağıda göreceğimiz gibi temsili hükümet dahil) her türlü meşruiyetten yoksundurlar ve hiç kimse onlara itaat etmekle yükümlü değildir: “Kısacası bir tarafa mutlak bir otorite, öte tarafa da sorgusuz sualsiz itaat etme yükümlülüğü veren bir sözleşme geçersiz ve anlamsızdır.”

Rousseau, toplumsal barışı sağlama koşuluyla yurttaşların ya da bir halkın bütününün kendilerini bir despotun boyunduruğuna teslim edebileceğini savunan Hobbes ve Grotius gibi düşünürleri şiddetle eleştirir. Bir despotun boyunduruğu altındaki barışın tıpkı bir zindanda yaşamaya benzediğini belirten Rousseau, açık bir dille şunu belirtir: “Bir insanın insanlığından karşılıksız olarak vazgeçeceğini söylemek saçma ve anlamsızdır. Böylesi bir teslimiyet gayri meşru olduğu gibi hükümsüzdür de, çünkü böyle bir şey yapan kişinin aklı başında değil demektir. Bir halkın bütününün böyle davranabileceğini söylemek söz konusu halkın bütünüyle budala olduğunu kabul etmek demektir. Ancak budalalık hak yaratmaz.”

Siyasal Düşüncede Devrimci Adım

Yukarıda da belirttiğim gibi özgürlüğün ve özgürlüğün zorunlu önkoşulu olan eşitliğin tersine mülkiyet, Rousseau’ya göre bir değer değildir. Rousseau mülkiyet kavramını sahip olunan mal mülk anlamında kullanır ve mülkiyetçi bireyci Locke’un tersine özgürlükten kesin olarak ayrı bir kategori olarak ele alır. Mülkiyet kategorisinden büsbütün vazgeçmese de, Rousseau’nun felsefesinde mülkiyet bir ideal ya da amaç olmaktan çıkar. Aksine Rousseau mülkiyeti insanların çoğunluğunu sefalete ve acıya mahkum eden bir zulüm ve eşitsizlik kaynağı olarak görür.

Rousseau gerçekten de “yoksulların ayağına yeni prangalar vuran, zenginlere ise yeni yetkiler veren; doğal özgürlüğü bir daha geri dönülmez biçimde yok edip mülkiyet ve eşitsizlik hukukunu ebedileştiren, kurnazlıkla gerçekleştirilmiş bir gaspı değişmez bir hakka dönüştüren ve birkaç hırslı bireyin yararı uğruna bütün insanlığı sürekli çalışma, kölelik ve sefalete mahkum eden toplumun ve hukukun” kararlı eleştirmenidir.

Rousseau’ya göre kamu yararı farklı bireysel ya da sınıfsal çıkarların çatışmasından değil, toplumu oluşturan bütün bireylerin ortak çıkarlarından kaynaklanır. “Toplumu bir arada tutan bağ o toplumu oluşturan bütün üyelerin hissettiği çıkar ortaklığıdır. Böylesi bir ortaklık olmadan hiçbir toplum ayakta duramaz. Dolayısıyla da toplum sadece bu ortak çıkar temeli üzerinde yönetilmelidir.” Bu ortak çıkar yurttaşların eşitliğidir; toplumsal yaşam ve siyasal düzen bu eşitlik ilkesine dayanmalıdır.

Devleti Aşmak

Rousseau’da toplum ile devlet, sivil toplum ile siyasal toplum, uyruk ile egemen ikiliği aşılmıştır. Rousseau’da terimin genel anlamında devlet, bir başka deyişle, toplumdan ayrı ve toplumun üzerinde bir siyasal iktidar yoktur. Toplumun kendisi egemendir, en yüksek otoritedir. Toplum kendi kendini yöneten bir varlıktır. Egemenlik halktan devlete ve devlet yöneticilerine koşulsuz olarak (Hobbes’da olduğu gibi) veya koşullu olarak (Locke’ta olduğu gibi) devredilmez. Hükümetin kurulması halk ile halkın dışında bir egemen arasında bağıtlanan bir sözleşmeye dayanmaz, “Devletle sadece bir tek sözleşme vardır, o da egemen halkı meydana getiren ilk kuruluş sözleşmesidir.” Bu nedenle, “egemenin kendine bir üst atayabileceğini iddia etmek saçma ve çelişik olur.

Demek ki bir hükümet kurmanın toplum ile toplumun seçebileceği yöneticiler veya yüksek görevliler arasında bağıtlanan bir sözleşme, hangi hükümlere göre yöneticilerin buyruk vereceğini ve yurttaşların bu buyruklara itaat edeceğini belirleyen bir sözleşme olduğunu iddia edenler düpedüz yanılıyorlar. Nerede bir efendi varsa orada özgürlük yoktur. Siyasal varlık ya da toplum ile hükümet arasındaki ilişki tek taraflı, tek yönlü bir ilişkidir; bir başka deyişle “kendilerine emanet edilen yürütme erkini kullananlar halkın efendileri değil memurlarıdırlar; halk islediği zaman onları göreve getirir ve görevden alır; onlar sözleşme yapmak durumunda değil boyun eğmek durumundadırlar, devletin verdiği görevleri üstlendiklerinde sadece yurttaş olarak üzerlerine düşen ödevi yerine getirmektedirler ve asla herhangi bir koşul öne sürme hakları yoktur.

Rousseau’nun toplum sözleşmesine getirdiği açıklama benzersizdir ve siyasal düşünce tarihinde çığır açan devrimci bir adımın göstergesidir. Bu açıklama demokrasi teorisini sağlam bir temele kavuşturdu. “‘Rousseau’nun getirdiği açıklamada yeni olan yön, genel sözleşmeyi bağıtlayan halkın, kurdukları toplumun bütün gelişimi boyunca egemenliği elinde tutması ve aslında, kendi kendini yönetmek zorunda olmasıydı. … Rousseau demokratik egemenlik tezini, okuma yazma bilmeyenlerin bile daha ilk duyuşta kavrayabileceği kadar açık ve duru biçimde ortaya koydu.