Günümüz şartlarıyla düşününce insanlar tek bir alanda kendisini geliştirmeye adamıştır. Günümüzün şartları, insanların kendisini çoklu yönde geliştirmesini bir yandan kolaylaştırırken bir yandan zorlaştırmıştır. Bir dokunuş uzağımızdaki sayısız – gerçekten de sayısız – bilgi baş döndürücü bir etkiyle insanın neye yönelmek istediğini şaşırtır. Bir şeyi araştırırken karşınıza çıkan bir diğer web sitesi ile dikkatiniz kayar, bir başka şeye, oradan da bir başka şeye dalıp gidersiniz ve başlangıçta neyi araştırdığınızı hatırlamak için birkaç sekme geri dönersiniz. Sonra, okuduğunuz her şey iç içe geçer ve sonuç olarak en başa dönerek yine hiçbir şey bilmezsiniz.

Fakat bu durum on altıncı yüzyılda böyle miydi? Elbette hayır. On altıncı yüzyıldaki bilgilerin bir sınırı vardı. Bu sınır elbette her dakika, her saniye daha da genişliyordu fakat bu sınırlara ulaşmak bir insan hayatı boyunca mümkün oluyordu muhtemelen. Bu nedenle de on altıncı yüzyıl insanları çoklu becerilere sahip olabiliyordu çünkü öğrenilebilecek şeyler sınırlıydı. Bu nedenle birçok sanatçı aynı anda yazar, heykeltıraş, ressam ve mimar olabiliyordu. Elbette diğer her şey gibi bunun da bir adı vardı: “Polymathes”. Ya da Türkçe değerlendirmek istersek “Polimat” da diyebiliriz. Özellikle Rönesans düşünürlerinin, bilim ve sanat alanında öne çıkan kişilerin yetkinliğini anlatmak isterken bunu özellikle bir kelimeyle belirtmek istemeleri sonucu ortaya çıkmış bu kelime Leonardo da Vinci, Leon Battista Alberti, Nikolas Kopernik gibi isimler için özellikle sarf edilmiş bir kelime. Leonardo da Vinci’nin resim, heykel, mimari, müzik, linguistik, edebiyat, mühendislik, anatomi, mekanik, jeoloji, paleontoloji, entomoloji (böcek bilimi), matematik, fizik, astronomi, zooloji, meteoroloji ve metalürji konularında yetkinliğini göz önüne alırsak bence yeterince hak edilmiş bir ünden söz ediyoruz. İşte bu polimatların araştırmacı ruhları ve sanatlarındaki becerileri sayesinde biz bugün ‘Rönesans’ kavramı üzerinden konuşuyor, birçok bilginin temeline erişebiliyoruz.

Yıllar önce, hatırlayabildiğim kadarıyla ilkokulda zihinlerimize ‘Fransız İhtilali’, ‘Rönesans’ ve ‘Reform’ gibi kalıp kelimeler birer çivi gibi çakıldı. Bizlere bunların politik etkileri gösterildi genellikle, çünkü siyasi tarih her şey demekti. Birçoğumuz bu değişim dönemlerinin sanata, dine ya da toplum dokusuna etkisinden bihaberiz. Bu zincirde suçlanması gereken birçok kişi var elbette, bunlardan biri de kendimiziz. Fakat hepimizin hayat boyu öğrenci olduğu bu yaşam sürecinde, ödevini yapmayan öğrenciyi tek ayak üstünde tahtaya çıkartacak öğretmenlik taslamanın anlamı yok. O nedenle yerlerimize oturup konumuza dönelim.

Rönesans’ı şimdiye dek ‘Aydınlanma Çağı’ olarak duyduk. Evet, bir aydınlanma yaşandı. Fakat nasıl başladı, nereden ilham alındı, ne yapıldı bu dönemde? Bugün bunları konuşacağız önce.

Neydi şu sıralama, lisede resim dersi proje ödevlerinde hepimize öğretilen? Yunan vardır, güzel heykeller. Roma gelir ardından, Yunan’dan çok da farklı gibi görünmez gözümüze. Sonrası bir boşluk, neydi o boşluk? Orta Çağ falan. Ya sonra? Hoop, Gotik döneme atladık. Gotik oldukça karanlık bir dönemdi ve bunu aşmak için bir gecede Rönesans’ı ilan ettik, bir gecede aydınlandık. Devamında Barok, ardından Rokoko falan derken Van Gogh’u aileden biri ilan ettik. Van Gogh kendini mi öldürdü yoksa başka biri tarafından mı vuruldu diye biz düşünedururken Picasso çıkageldi. Buna da sanat diyorlar, çıldırmış bunlar. Aynısını biz de yaparız. Ah şu Dali de ne çılgın adam! Yazık be Frida’ya, neler çekti kadın… Yahu hazır konusu açılmışken şu Modern Sanat da ne itici şey değil mi? Hepimiz çizelgeye hakimiz, peki çizelgenin içeriklerine hâkim miyiz?

Roma’nın çöküşüyle Orta Çağ’ın karanlık ruhu kendini yavaştan gösterir fakat uzuuunca süren bu süreçle ilgili çok da detaya girmeyeceğiz, sevenleri Umberto Eco’nun eserlerini yalayıp yutmuştur zaten. Romanesk Dönem olarak adlandırılan dönem genelde eriyip gitmiştir yukarıdaki çizelgede. Gotik dönemin ürkünç katedralleri varken, Romanesk dönemi kim ne yapsın? İşin esprisi bir yana, Orta Çağ’ın bu körlükle geçen yıllarının ardından insanlar 10. Yüzyıla doğru kendilerini toparlamaya başlamışlarsa da Roma İmparatorluğu’nu, toplum hayatının işleyişini, sanatı tamamen unutmuşlardır. Ellerinde sağ kalan tek şey Hristiyanlık inancıdır, kilisedir ve bu karanlık dönemleri pek az sıyrıkla atlatan kiliseye sığınır hale gelmişlerdir. Bu da Gotik dönemin anlayışı olan Skolastik Felsefe’yi iyice güçlendirmiştir. Bunun sanata yansımasını bizlere oldukça yalın anlatan birkaç eser vardır. Bunlardan birisi Erwin Panofsky’nin “Gotik Mimarlık ve Skolastik Felsefe” eseri, bir diğeri ise Umberto Eco’nun “Orta Çağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik”tir.

“E peki Rönesans bunun neresinde?” dediğinizi duyar gibiyim. Birkaç paragraf sonra geliyor.

Gotik dönemden İtalya ve çevresi çok etkilenmemişse de en ağır etkileri Charlamagne’ın hakimiyet alanında görebiliyoruz, yani Kuzey Avrupa’da. Gotik dönemde resim sanatı genellikle kutsal kitap yazmalarında karşımıza çıkıyor. Tamamen değil, genellikle. Medeniyet olma halini tamamen unutmuş bir toplumdan bahsediyoruz, sanki Nuh’tan sonra insanoğlunun yeniden türemesi ve kendini keşfetmesi gibi bir şey bu. Kendisini, kapasitesini yeniden keşfeden insanın sanatı da elbette başlarda başarısız olacaktır fakat buradan günümüze ulaşan bir gelişim sürecini göz önünde bulundurmak da gerekir.

Anatomik oranlar, perspektif, ışık ve gölge etkisi gibi bir şey getirmeyin aklınıza. Michelangelo’nun dokunmak istemenize sebep olan neredeyse üç boyutlu hale gelmiş resimlerini de unutun. Rembrandt’ı unutun, Caravaggio’yu unutun, tamamen iki boyutlu bir şeyden bahsediyoruz burada.

Ve son durağımıza geldik. Rönesans!

Birçok sanat tarihçisinin ve sanat eleştirmeninin ikileme düştüğü bir noktadayız şu anda, resim sanatında Giotto ile mi açsak kapıyı yoksa Masaccio ile mi? Kafalar karışık!  Birçok araştırmacı Rönesans’ın Giotto ile başladığını savunur – ki Rönesans’a geçiş evresinde bir sanatçı olması daha kabul edilebilir bir fikirdir – kimileri ise Masaccio’yu başlangıç olarak alır ki bu daha kabul edilebilir bir görüştür bana kalırsa. Elbette, herkes mimaride Brunelleschi olduğu konusunda hemfikir, eh Brunelleschi’nin arkadaşı Masaccio’nun da Rönesans’ın resim alanında öncü olması çok da şaşılacak bir durum olmasa gerek.

Rönesans’ı ortaya çıkaran etken klasik üslubun yeniden keşfidir diyebiliriz aslında. Haçlı Seferleri ile Doğu’nun cazibesine kapılan Avrupa insanı, aynı zamanda Doğu dillerine çevrilmiş klasik Yunan eserlerini de keşfediyor ve böylelikle gelsin Vitrivius’lar, Platon’lar, Aristoteles’ler ve daha niceleri… Eh, böyle bir keşif sonuçsuz kalacak değildi ya, kafalar karışıyor ve birden sorgulayıcı olmaya başlayıveriyor bizim polimatlar. Bir altın oran kavramı vardır ki bizim sanatçıların hepsini bir büyü gibi saran, işte Rönesans’taki ‘insan’ı merkez alma sevdasına o sebep oluyor. Fakat altın orana detaylı olarak ilerleyen yazılarımızda değineceğiz.

Altın oranın da keşfiyle, Gotik dönemin o skolastik felsefesi falan yalan oluyor tabi. Kim ne yapsın baskıyı, engizisyonu, küçük görülmeyi, kontrol edilmeyi. Her şey insandan geçiyor artık. En değerli varlık insan, kendisini değerli hissetmek ve başkalarına da kendilerini değerli hissettirmek ister hale geliyor. İşte böylece ilan ediyoruz Rönesans’ı. Değişen algı ile birlikte, sanatın her bir noktasında değişim gerçekleşiyor. Mimariden heykele, resimden müziğe… Toptan bir yenilenmeye gidiyoruz anlayacağınız. E peki, bunun mimariye etkisi ne oluyor?

İşte bunu bir sonraki yazımızda konuşacağız. Sağlıcakla kalın!