Sanat tarihi eğitimi aldığım süreçteki en büyük kazanımlarımdan birisinin detaylara dikkat etmek olduğunu söyleyebilirim. Bu detaycılık hâli, sanat eserlerini yalnızca yorumlamanın da ötesine geçerek sizin hayatınızın bir parçası haline gelmeye başlıyor ve kimi zaman minik detaylarda keşfettiğiniz büyük değer taşıyan şeyler size kendinizi Jr. Sherlock Holmes gibi hissettiriyor. Bir anlığına mutlu olmanın da ötesinde, sanat tarihine ve geçmişe yön verecek keşifler yapmış olabilirsiniz. Kimi zaman da yalnızca geçmişi değil bugünü de yönettiğiniz bir yerde bulabilirsiniz kendinizi, bir can kurtarırken; tıpkı Dan Brown’ın Melekler ve Şeytanları’nda, Roma şehrinde bir sağa bir sola koşuşturan Robert Langdon misali…

Dan Brown’ın romanları, sanat tarihine ilgisi olmayan ve çok da bilgisi olmayan kişilerde nasıl bir izlenim uyandırır inanın bununla ilgili bir yorum yapamam fakat ilk yirmi üç basımını 2004 yılında yapmış ve günümüze dek toplam 52 basıma sahip olan kitabın bu kadar satış rekorları kırmasından yola çıkarak sevenlerinin oldukça fazla olduğunu düşünüyorum. Daha önce Dünya sinemasında1 ve Roman Holiday2 filmlerinde işlenen Roma kenti ve sanat eserlerini incelemiştik fakat bunların birçoğuna Antik Roma’nın penceresinden bakmıştık. Bu kez Robert Langdon ile Rönesans Roma’sını keşfe çıkıyoruz, üstelik yalnızca film üzerinden de değil aynı zamanda film ile aynı adı taşıyan “Melekler ve Şeytanlar” kitabı üzerinden alıntılar da yaparak bir Rönesans kenti olarak Roma ve Rönesans sanatçılarını konuşacağız.

Bir dipnot olarak belirtmek gerekirse, kitap ile filmin hikâye bağlamında farklı yollardan ilerlemiş olması ve bazı detayları değiştirerek işlemesi oldukça güzel bir tercih olmuş çünkü filmi izledikten sonra kitabı okumak isteyenler sıkılacağını düşünerek vazgeçmek isteyebilirlerdi.

Öncelikle kitabın çok ses getirmiş olan ve bir dönem tüm dünyada “İlluminati” furyasının kopmasına sebep olan konusu üzerine konuşalım ki akışı daha rahat içselleştirebilelim. Kitabı okumamış ya da filmi izlememiş olanlar için içeriği çok da açmadan fakat okuyanlar için de gülümseyerek hatırlayacakları bazı detaylardan bahsedelim. İşlenen bu farklı örgü okuyucuyu / izleyiciyi daha da teşvik ediyor diyebiliriz. Hikâye, Amerikalı bir sanat tarihi hocası – kimi zaman simgebilim uzmanı, din tarihi öğretim elemanı olarak isimlerle de anılan – Robert Langdon’ın İsviçre’deki CERN laboratuvarında öldürülen bir bilim insanının vücuduna dağlanmış olan bir simgeyi çözümlemesi için yola çıkmasıyla başlıyor. Vatikan’da iki hafta öncesinde ölmüş olan papanın ardından dünyadaki tüm kardinallerin Sistine Şapeli’ne kapanarak papa seçimi için kararlaştırdığı gün ile denk olan bu cinayetin ardında büyük bir örgüt yatıyor: İlluminati. Fakat bizim bildiğimizden de başka bir hikâyesi ortaya çıkıyor İlluminati’nin, bu örgütün hikâyesinin filmde çok da iyi verildiğini söyleyemeyeceğim o yüzden kitaba referans verelim:

“ ‘Tarihin başlangıcından beri, bilim ile din arasında derin bir uçurum var olmuştur. Copernicus gibi sözünü sakınmayan bilim adamları…’

‘Öldürülmüşlerdi. Bilimsel gerçekleri açıkladıkları için kilise tarafından öldürüldüler. Din daima bilime zulmetmişti.’

‘Evet. Ama 1500’lerde bir grup adam Roma’da kiliseye karşı savaştı. İtalya’nın en aydın kişilerinden bazıları – fizikçiler, matematikçiler, astronomlar – kilisenin hatalı öğretileri hakkında kaygılarını paylaşmak için gizlice buluşmaya başladılar. Kilisenin ‘gerçek’ üzerindeki tekelinin, dünyadaki akademik aydınlanmayı engellemesinden korkuyorlardı. Kendilerine ‘aydınlanmış kişiler’ diyerek, dünyadaki ilk bilimsel beyin takımını kurmuş oldular.’

‘İlluminati.’

‘Evet, Avrupa’nın en eğitimli zekâları… Kendilerini bilimsel gerçek arayışına adadılar.’ ”

Kısacası, bu örgütün temeli bilim ile din arasındaki çatışmaya dayanıyordu. Fakat neden 500 yılın ardından yeniden, Papa seçiminin olduğu gün ortaya çıkmışlardı? Üstelik CERN’de öldürülen bilim insanı Leonardo Vetra, öldürülen ilk ve son kişi de olmayacaktır. Leonardo Vetra’nın öldüğü günün ilerleyen saatlerinde, papalık seçim gününde, preferiti olarak adlandırılan dört önemli papa adayı bu örgüt tarafından kaçırılır. Bunun üzerine Robert Langon ile öldürülen Leonardo Vetra’nın kızı Vittoria Vetra, yüzyıllardır oldukça başarılı bir şekilde gizlenmeyi başarmış ve Vatikan Şehri’nin içine dek sızmış olan bu örgütün peşine düşer. Bir günlük bu yolculukta biz de onların peşine takılacağız. Melekler ve Şeytanlar adlı kitapta bir suikastçinin peşinden koşarken ilk durağımız: Pantheon.

Pantheon üzerine daha önce de bir yazı3 yazmıştım, bu yazının en sonuna bağlantıyı ekleyeceğim ve böylece Pantheon ile ilgili detaylı bilgi öğrenmek isteyen okuyucularımız, Pantheon yazımıza o linkten ulaşabilirler. Bugün Pantheon’un mimari niteliklerinden çok içinde neler barındırdığına ve önemine değinmek istiyorum.

Ondan önce, bir kitap ve film üzerinden ilerlediğimiz için ipucundan bahsetmek istiyorum. Vatikan arşivlerine erişim izni alan Robert Langdon, ipucunu Galileo’nun “Diagramma della Verita” adlı eserinde aramaktadır. Bu eseri incelerken gözüne bir dörtlük çarpar.

“Şeytan gözlü toprak Santi kabri

Roma’da ara mistik öğeyi

Işık yolu hazır, kutsal sınav

Melek rehberliğinde yüce av”

Galileo’nun kitabına gizlice işlenmiş olan bu şiirdeki ipucunun ‘Santi kabri’ kelimelerinden yola çıkarak, suikastçinin ilk durağının Pantheon olduğunu düşünür Langdon. Santi, aslında ünlü Rönesans mimarı ve ressamı Raphael’in az bilinen soyadıdır. Raphael’in kabri bugün Pantheon’da yer almaktadır ve ‘Şeytan Gözlü’ kelimesinin de Pantheon’un kubbesindeki geniş açıklık ‘Oculus’u nitelediğini düşünerek yanlış yönlendirilen ikilimizin bir sonraki durağı için gerekli ipucunu Pantheon’da peşlerine takılan bir rehber verecektir. Robert Langdon, Pantheon’un ilk olay mahalli olduğunu düşünürken kendinden oldukça emindir başlangıçta. Şiirde geçen “Toprak” ile dahi yapıyı bağdaştırabilmiştir, bunu da şöyle nitelendirir:

“Doğrusu Roma’da Pantheon’dan daha fazla toprağa ait bir yer yok. İsmini, burada inanılan ilk dinden almış… Panteizm. Tüm tanrılara, özellikle de paganların Toprak Ana tanrılarına tapılırdı.”

Biraz Pantheon üzerine konuşalım.

Tourists visit the Pantheon, one of the best-preserved Ancient Roman buildings, and its coffered concrete dome with a central opening (oculus) to the sky, in central Rome on July 23, 2015. AFP PHOTO / GABRIEL BOUYS

Daha önce Pantheon’a gitmesem de, Ayasofya’yı daha önceden ziyaret etmiş olanların yapıyı yadırgamayacağını düşünüyorum çünkü iki yapı da mermer kaplı masif ve yüksek duvarların, en üstte bir kubbe ile sonlanarak kendi içinde bir mekân haline geldiğinden sizi hem tutsak hem de özgür kılan bir niteliğe sahip. Bununla birlikte Pantheon’un daha mistik bir yanı var kabul etmemiz gerekirse çünkü Pantheon, tüm tanrılara adanmış bir tapınaktır.

Papa IV. Bonifatius’un 608 yılında Doğu Roma’da etkin bir karakter olan Phokas’dan izin alarak yapıyı “Santa Maria Rotonda” kilisesine dönüştürmesinin, yapının Hristiyanlaştırılmasında önemli bir rol oynadığını söylemek gerekir. Bu dönemi IV. Bonifatius “Pagan pisliğini temizledik” diye dillendirerek yapının kilise işleviyle biçimlendirilmesi için birçok yenileme yapmıştır. Bu yenilemeler(!) esnasında birçok pagan heykelin de Pantheon’dan kaldırıldığını söyleyebiliriz. Üstelik bu olay büyük bir ironi içermektedir çünkü Hristiyanlığın erken dönemlerinde Hristiyanlar yalnızca ibadet yapılarını değil, mezarlarını bile paganlardan ayırmışlardır. Onların dinleri kirli ve pis göründüğünden işlevselleştirilmiş ‘tapınak’ yapıları, kilise mimarisine öncülük etmemesi için keskin çizgilerle Hristiyanlık inancının dışında tutulmuştur. Buna rağmen tamamen stratejik bir hamle olmasıyla önemli bir değişim olsa da tutarsızlık olarak da ele alabiliriz bu durumu.

Pantheon yalnızca mimari nitelikleriyle değil, içinde barındırdığı değerli eserlerle de büyük bir önem taşıyor aslında. II. Contans tarafından yaldızlı olduğu söylenen kiremitleri söktürülmüş, VIII. Urbanus tarafından ise bronz tavan panoları eritilerek Castel Sant’Angelo için top yaptırılmışlar. Pantheon tarihte birçok kez kör, sağır ve dilsiz bırakılsa da hâlâ Roma’nın en görkemli yapısı!

Devasa kubbesinin tam merkezinde oculus olarak adlandırılan açıklık olduğunu söylemiştik. Dokuz metreye yakın çapıyla oculus statik olarak birçok işleve hitap ediyor. Bunlardan birisi, oldukça masif olan kütlenin statik problemleri üzerine bir çözümleme olması, bir diğeri de yapının ihtiyaç duyduğu ışık ve hava ihtiyacını karşılaması. Üstelik oculustan sızan güneş ışığının yapıya kutsallık katan bir yanı da var.

Pantheon’un masif kütlesi ve dıştan bakıldığında girişte yer alan Yunan mimarlığını andıran cephesi haricindeki kısımların hantal görüntüsü aslında tam da bize hissettirdiği şekilde, duvarlar oldukça kalın ve heybetli diyebiliriz. Yaklaşık altı metre kalınlığı bulan duvarlardan bahsediyoruz.

Fakat bu ağırlıklı görüntüsüne karşın, sıcak bir yaz gününde kendinizi Pantheon’un içine attığınızda bedeninizi saran serinleme hissi ve ruhunuzu saran büyülenme hissinin yerini tutabilecek bir şey daha söyleyemem.

Raphael’in mezarı

Gelelim Raphael’in mezarına. Raphael, ya da bir diğer adıyla Raffaello, henüz 37 yaşındayken ölmüştü ve lahdi de burada bulunuyor. Lahit üzerine “Raffaello burada yatıyor, yaşarken onun kendisini geçeceğinden korkan doğa da şimdi ölmekten korkuyor” yazıyor, bu Şair Pietro Bembo’nun bir sözüdür aslında.

Raphael’in Mezarı

Pantheon’un içinde mezarı olan tek önemli tarihi kişi Raphael değil elbette. İtalya Krallığı’nın ilk kralı Vittorio Emanuele II’nin mezarı da burada yer alıyor. Adı tanıdık gelmese de, Roma’da bulunan Vittorio Emanuele II Abidesi’nin adandığı kişi ve önemli bir devlet adamı diyebiliriz kendisi için.

Peki Pantheon neden doğru yer değildi? Eğer Pantheon doğru yer değilse, ilk cinayet nerede işlenecekti? İşte bu soruların cevabını kitapta ya da filmde bulabilirsiniz. Bir sonraki durağımız Santa Maria Del Popolo Kilisesi’nde görüşmek üzere!

 

Dünya Sinemasında Mimari Kurgu

Audrey Hepburn’un Ayak İzleri Üzerinden Roma’yı Gezmek Vol. 1

Bir Sır Kubbesi : Pantheon

 

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.