Merhabalar. Bu yazımda size bu sıralar dünyayı “K-Pop” ile sallayan Güney Kore’nin sinemasından ve bu sinemanın festival yüzü Kim Ki Duk’tan bahsetmek istiyorum. Bu zamana kadar bahsetmemiş olmamın vermiş olduğu utancı da yüreğimde taşıyorum. Çünkü kendisi benim için bir ilham kaynağıdır. Sinemanın gücünün en büyük göstergesidir.

Bildiğimiz üzere sinema kendi içinde endüstriyel (gişe) ve bağımsız (sanat) sineması olarak ikiye ayrılıyor. Bu iki ana başlıklar altında da dallanıyor budaklanıyor. Özellikle bağımsız kısmında solun fraksiyonlara bölünmesini örnek alırmışçasına bir çeşitlik var. Bağımsız sinema adı üzerinde olduğu gibi bir şirket veya bir kurala, kaygıya bağlı olmadan yapılan sinema diyebiliriz. Kimi zaman bir kedinin günlük hayatını, kimi zaman sıradan hayatları seyredebiliyoruz. Hiçbir kaygıyla ilintili olmasa da bir amacı var. Sanat icra etmek, değer katmak ve fark yaratmak. Bunu da kendi tarzlarıyla yapıyorlar. Her bağımsız yönetmenin neredeyse imza tavrı mevcut. Bu tavır geçerlilik kazanır ve seyirciye geçerse de başarılı oluyor. İzleyicisi genel olarak elit kesimden oluştuğundan bu gişe filmlerine göre daha meşakkatli bir durum. Bugün size deneysel sinemanın en büyük temsilcilerinden birinden bahsetmek istiyorum: Kim Ki Duk.

Uzak doğu sineması diye genellediğimiz ama zengin kültürüyle her geçen gün büyüyen ve öznel bir tavır sergileyen Güney Kore sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri Kim Ki Duk. Öyle ki kendisi ülkemizde düzenlenen Kore günlerinin onur konuğu olmuştur. Öyle bir sembol isim. Peki böyle bir sembole dönüşmesinin sebebi ne? Ben diyeyim 3-iron (Boş ev) siz deyin Pieta (Acı). Kore sinemasının uluslararası alana açılmasındaki en büyük filmlerin yönetmeni kendisi. Oldeuboi’lara ilham olmuş ışık tutmuş yol göstermiş bir yönetmen. Ve bunu kendine has tavrı, amatörlüğü bir anlatı biçimi olarak seçmesi ve kullanmasına borçlu. Bu deneysel tavrı ile dünya sinema otoritelerinin dikkatini çekmiş. En önemli özelliği kamera kullanımı ve oyuncu tercihlerinden yeni ve amatör kişilerden faydalanıyor olması. Bu tavrının kökeni ise başlangıçta kurgusal sinemaya değil de belgesel sinemayla başlamış olmasıdır. Belgesel sinemadaki gerçeği olduğu gibi aktarma durumunu kendine bir anlatı biçimi olarak alıyor. Harika hikayeleri ve mükemmel kareleri ile amatörlüğü birleştirince ise güçlü bir auter sinema ortaya koyuyor. Sinemasının bir diğer özelliği ise politik alt metinleri. Sineması sürekli gelişim halinde olan Kim Ki Duk, sinemasının en önemli göstergesi politik tavrıdır. 2000’lerin başlarında sinemasında politik tavrını alt metinlerle ve imgelerle vermeyi tercih ederken, son dönem filmlerinde politik konuları tercih etmiş, alt metin yerine ana konu olarak seçmeye başlamıştır. Çok üretken bir yönetmen olan Kim ki Duk, sinemasal olarak inişli-çıkışlı bir grafik çizer. Son dönem sinemasına baktığımızda 2000’lerin başındaki o altın dönem filmlerini arasa da yine de Moebius ve Geumul gibi iki film ile o döneme göz kırpmıştır. Özellikle Pieta ile beraber hırçınlaşan ve hazları adeta çarpıcılık unsuru olarak kullanan yönetmen, şiddetle kavrulan bir sinemaya doğru evrilmiştir. Bugün bu evrilişten sıyrıldığı filmi olan Geumul (The Net – Ağ)’a bakacağız. Buyrun başlayalım.

Filmin konusuna bakacak olursak: “Nam Chol-Woo, ailesi ile birlikte Güney Kore sınırında yaşayan, balıkçılık ile hayatını sürdüren biridir. Balık tuttuğu bölge tam sınır bölgesidir. Bir gün yine ağ atmaya çıkar fakat ağ teknesinin motoruna dolanır. Hayattaki tek varlığı olan teknesinden ayrılamaz ve tekneyle beraber Güney Kore sınırına sürüklenir. Bu sürüklenme sonrasında tutuklanır ve Güney Kore hükümeti tarafından himaye altına alınır.”

Filmin konusuna baktığımızda direkt olarak politik bi çerçeve etrafında oluşturulduğunu görüyoruz. Amerikan sineması tarafından yapılıyor olsa direkt olarak propaganda sineması için biçilmiş bir kaftan. Kim Ki Duk ise yine kendi düşüncesi çerçevesinde bir manipülasyon sunsa da seyircisine de saygı duyuyor ve tercih hakkı sunuyor. İki tarafı da iyi veya kötü yönlerini göstererek seyircisine objektif bir eser sunmaya çalışıyor. Bu objektiflik yıllarca himayesi altında yaşadığı düşünceden tam olarak sıyrılamasa da var olan durumu net bir şekilde gözler önüne seriyor. Özellikle barış süreci ile ilgili sunduğu tezler, iki ülkenin de vatandaşlarına karşı tavrı, rejimlerin insanlar üzerindeki etkisi ve ideolojik dezenformasyon üzerine harika çıkarımlar barındıran film, amatör tavrı ile belgeselvari bir sinema tecrübesi sunuyor. Seyirciyi olaydan çok uzak tutmayarak özdeşleşme unsurunu kullanıyor. Bu özdeşleşme ile sizi hem G. Kore hem de K. Kore vatandaşı olarak konumlandırıyor. Hikayenin çarpıcılığını gerçekliğiyle sağlıyor. Öyle ki iki ülkenin de tutumu çok net bir gerçeklikle sunuluyor. Her ne kadar bu kısımda biraz dogma düşüncelerle Kuzey Kore’yi resmetse de gerçeklikten çok uzaklaşmıyor. Özellikle rejimlerin getirisi olan devlet tavırları üzerinden kendi düşüncesini ve doğrusunu sunan yönetmen, yine devlet erbabı kişilerin söylemleri ve Chul-Woo’nun hareketleri ile net bir rejim eleştirisi sunuyor. İki rejimi de net gerçeklerle eleştiren yönetmen, kapitalizmin tüketiciliğine ve görmezden gelişine, komünizmin katı, kendi doğrularını dayatmasını ve insanları cehalete sürükleyişini net bir dille eleştiriyor. Filmde belki de yönetmenin net kusurlarından biri ise kendi düşüncesinden tam olarak sıyrılamamış olması. Öyle ki bir yerden sonra “Güney iyi , Kuzey kötü” propagandası yaptığını düşündürtüyor. Sonrasında toparlasa da bu filmin objektifliğini zedeliyor. Yönetmeni öznel tavrı bu durumu tamamıyla kurtarmaya maalesef yetmiyor.

Senaryosuna baktığımızda dili ve mesajı çok net olan bir hikayeye sahip olan film, mesajını net bir şekilde seyircisine işliyor. Diyalogları ve alıntıları hikaye çatısını politik eleştiri üzerine kuran yönetmen, çok sert bir dil kullanıyor. İnsanlık üzerine, vatandaşlık üzerine ve rejimler üzerine olan eleştirilerini diyaloglarla net bir şekilde sunan yönetmen kendi tavrından vazgeçmiyor ve oto-sansürden uzak bir tavır sergiliyor.

Teknik açıdan baktığımızda ise yönetmen kamera kullanımında genellikle hareketli kareleri tercih ediyor. Adeta elinde kamera ile sokaklarda gezindiğini düşündürten kamera kullanımı ile sinemanın var olan kurallarına uymayarak adeta “amatör” kamera kullanımı ile bir anlatı dili oluşturuyor. Yer yer harika kadrajlar ile mükemmel doğa görüntüleri sunan yönetmen, genel sinemasında kullandığı bu amatör tavrı bu filminde de sergiliyor. Özellikle Nam Chul-Woo’nun Güney Kore’de serbest kaldığı kısımlardaki kullanılan görüntülerdeki kamera kullanımı ile belgesel sinemaya doğru kayan anlatısını da destekliyor. Ancak kurmaca sinemadan da uzaklaşmıyor. Sinemasının genelinde bu ikilem ile çok güçlü filmler yapan yönetmen bu filmde de bundan vazgeçmiyor. Ayrıca görüntü kullanımında ham görüntüleri kullanmasıyla adeta armatörlüğü taçlandıran yönetmen tavrını filmin geneline yayıyor. Kurgu da sadece kes + sırala yöntemini kullandığı sahneler mevcut. Bu durumda filmin içerisinde bölünmelere sebep oluyor. İşlenmiş ve ham görüntüler arasında bir gezi yapıyoruz. Bu da anlatıyı destekler nitelikte. Kamerayı adeta bir kalem gibi kullanan yönetmen, filmini bu tavır ile güçlü kılıyor. Yönetmen, Kore yarımadasının güzelliklerini sunduğu harika kareleri ile filminin sanat değerini arttırmayı, amatör tavrı ve hareketli kamera kullanımı ile de filmin çarpıcılığını ve hikayenin gerçekliğini desteklemeyi planlıyor. Sinemasının geneli de zaten bu ikilemin üzerine kurulu.

Başlı başına Kim Ki Duk sinemasındaki en politik film olan “Geumul” bu yönüyle öne çıkıyor. Her ne kadar çok güçlü bir filmografiye sahip olan Duk’un, sinemasında üst sıraları zorlamasa da yönetmenin sürekli evrilen sinemasında gidiş yolunu gösterir nitelikte. Sinemasında değişimin ve üretimin hiç bitmeyeceğini garanti eden nadir yönetmenlerden Kim Ki Duk. Sinemasına olan ilgiyi de bu şekilde ayakta tutuyor. Üretkenlik seviyesi Woody Allen’ı kıskandıracak şekilde yoğun olan yönetmen, grafik olarak Allen ile aynı çerçeve de değerlendirilebilir.

Gelişmekte olan Kore sinemasının Chon Wook Park ile birlikte en büyük temsilcisi olan Kim Ki Duk her zaman tartışılan ama bir o kadar da saygı duyulan bir sinemaya sahip. Kültürel farklılıklar ve çarpıcı hikayeleri ile benim sinemanın gücüne inancımı her zaman diri tutan bir yönetmen olmuştur. Kendisine çok saygı duymakla beraber 3-iron kalibresinde bir film yapması için her gece dua ediyorum. Size dilim döndüğümce hayranı olduğum bir yönetmeni ve filmini aktarmaya çalıştım. Bir hatam olduysa affola. Filmi izlemeyenlere “izleyiniz “, izleyenlere ise “afiyet olsunlar” diliyorum. Saygılar …