Ab ovo usque ad mala…

Bugüne kadar felsefeciler, felsefe tarihçileri, biyografi yazarları, tarih tesisatçıları ya da –hiç gücenmesinler− nakliyeciler; felsefeleri ve filozofları “giyinik” tasarladılar. Bu, gerek pornografik ve gerekse trajik olabilecek bedenin –dâhiyâne değil ama kurnazca bir dil oyunuyla− yok sayılması anlamına geliyordu. Oysaki, sözgelimi René Descartes Cogito’ya ulaşacak süreci çıplak bir halde izliyor, Arthur Schopenhauer hakikati kendi fizyolojik tabiatının derinliklerinde arıyor, Søren Kierkegaard bedenini ve yaralarını sürüklemekle melânkolisini besliyor ya da Friedrich Nietzsche yıkım için motive olmuş felsefesini bizzat kendi bedenine referansla kuruyordu. Burada dehşetine kapılmamız gereken asıl şey; bedenin, felsefenin her alanında kendisini çıplak bir biçimde sunabilmesi ve neredeyse her felsefe çağında bir epifenomen olarak tasarlanmasına rağmen, bugün hakikatte başvurabileceğimiz yegane şey olabilmesidir. Bu yeterince pornografik ve trajik konum, felsefe tarihi için dolaysız bir okumadır; yarayı ve bereyi gizleyen kat-kat giysilerden azâde, biricik ve orada beden, keşfetmeye çalıştığımız şeyin apaçık kendisidir. Felsefe tarihçisinin yaratmaya çalıştığı gizem ise, parçalanması gerek esvaptan, kaldırılması isabet örtüden ibarettir.

Pornografi ve trajedi, insansoyu üzerine söylenebilecek her şeyin en açık ifadesidir – diyelim ki acı, diyelim ki ölüm, diyelim ki yazmak, diyelim ki iş-güç, diyelim ki sezar salata, diyelim ki yürümek, diyelim ki aşk… Gelgelelim bu açık-seçiklikten her zaman kaçınılmıştır; hattâ “örtülü” ve “giyinik” olmak her çağda bir erdem, bir normal olarak savunulagelmiştir. Burada anlaşılabilir olan şey, gizemin çekiciliği ve hatta varlıkta kalmak için elzemliğidir. Her şeyin ve herkesin çıplak olduğu bir yerde –ki bu iştahınızı kabartmasın−, keşfedilecek bir şey olmadığı gibi peşinden koşulacak bir hakikat de yoktur. Unutmamak gerekir ki, hakikatin peşinde koşmak hakikatin kendisinden çok daha kullanışlı, çok daha evlâ ve çok daha gereklidir: Böylelikle varlığımız için gereksindiğimiz kavgayı, çatışmayı ve hatta savaşı, sanki bu bir erdemişçesine tesis etmeyi başarabiliriz. İşte tüm bu anlaşılabilir gerekçelerle, felsefeleri ve filozofları “giyinik” tasarlamak zorunda hissederiz. Genç Nietzsche’nin seks maceraları, arayışta Descartes’ın üryanlığı, Kierkegaard’nun cılız bedeninin sürüklenişi ya da Kafka’nın tiksinç hâtıraları hiç de alâkamızı cezbetmiyor. Hattâ bunlardan köşe-bucak kaçıyor ve bunların gözümüzün önünde canlanmasından hicap duyuyoruz: Asla! Asla! “Bu” saygın fikirler “O” çıplak, çelimsiz bedenlere ait olamazlar!

***

Öte taraftan –ufak bir gözden geçirmeyle− Presokratik felsefenin arkhe tartışmasında, Sokrates sonrası felsefenin hakikat/erdem tartışmasında, Skolâstik felsefenin tanrı tartışmasında, on yedinci yüzyıl felsefesinin töz tartışmasında, Aydınlanma ve Aydınlanma-sonrası dönemin akıl/istenç tartışmasında ya da yirminci yüzyıl felsefesinin dil/varlık tartışmasında izlediğimiz felsefe tarihi, bütün taraflarıyla ya da dâhil olanlarıyla “çıplak” olanın peşindedir − Yani bir başka deyişle, trajik ve pornografik olanın ya da iğrenti ve çekince duyulanın. Felsefe tarihçilerinin içine düştüğü yanılgı, bu tartışmaların tek ve bütün bir kavramsal kaynaktan peydah olduğudur. Bu yanılgı nedeniyle de, etik, estetik, ontolojik, politik ya da epistemolojik tartışmaların motivasyonu konusunda pek de meraklı sayılmazlar. Oysaki burada trajik ve pornografik motivasyonlar, gerek bir okuma pratiği olarak ve gerekse de bir düşünme pratiği olarak saygın bir tarihsel konuma sahiptirler. En başta söylenenler düşünüldüğünde, filozof, en önce kendisini “çıplak” gören kişidir. Ve onun bütün yaklaşımları (yani bugün bizim birer felsefî sistem olarak okuduğumuz argümanlar bütünü) bu ilk kaynaktan motive olur. Göz ardı ettiğimiz –daha doğrusu göz ardı etmeyi tercih ettiğimiz− bedensel varlık, bütün tartışmalarıyla gözümüzün önünde canlanan felsefe tarihinin önce kaynağı ve hattâ ereğidir.

Ve nihayet ise, pornografik ve trajik kaynak, yani beden, ölüm hakikatiyle kendisini tamamlar ve hakikate sunar. Felsefe tarihi için bu da oldukça değerlidir, çünkü filozofların ölümü, onların felsefelerine dair büyük ipuçları barındırır ve bize bağışlar. Ölüm hâtırası, bir bedenin son kez sahnede görünüşüdür. Bunun nasıl olduğu ve hangi yaşamsallığı takip ettiği, söz konusu felsefenin temel ayaklarından birisidir. Herakleitos’un, Friedrich Nietzsche’nin, Albert Camus’nün,  Søren Kierkegaard’nun ya da Otto Weininger’nın ölümleri, bu noktada esin verici ölüm hâtıraları olabilir. Bütün bir okumayla; bedenin tarihi, trajik ve pornografik durumu ve son sahnesi etkileyici bir felsefe tarihini, tüm çekincelerimize rağmen bize bağışlayabilir. Burada süzmemiz gereken şey; “giyinik” felsefenin ve filozofun bize pek de bir şey vadedemeyeceğidir. Filozofu ve felsefeyi kendi çıplaklığında ve çıplak halde izlememiz yararlı olacaktır. Unutmamak gerekir ki, bahsettiğimiz ve bahsedebileceğimiz bütün filozoflar, şu ânda toprağın altında, çıplak halde uzanmaktadır. Her ne kadar artık, trajik ve pornografik değillerse bile.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.