Okyanusun kenarında bir piyano. Uçsuz bucaksız dalgaların ulaştığı piyano öylece duruyor, doğanın bir uzantısı adeta, okyanusun ve kıyıların şarkısını mırıldanıyor, sadece sessizlik zannedilen o derinlikleri bilenler için. Kendisini anlayan, anlayacak olan parmakların hasretiyle bekliyor soğuk ve karanlık gece içine işleyerek. Dalgalar hiç durulmuyor. Çok uzaklardan geldiği bu yabancı yerde piyanonun yüreğini ortaya koyan parmakların sahibi de bekliyor, gecenin rengiyle boyanmış gündüzlerde, ışıltısını kaybetmiş gecelerde. Mutfak masasını oyundan bir piyanoya dönüştürdü ama nafile, piyanosu onsuz, dalgaların bağrında, bir çare, olmalı, evet, onu ancak piyanosu anlar, böyle ıssız bir yaşam, nasıl olabilir ki?

Yirmi küsur yıl önce sinemada ama o eski, büyük sinemaların birinde, tabii ki Beyoğlu’nda izlediğim “Piyano” filmini yeniden izleme fırsatı bulduğumda, yine çok sarsıldım, sanki ilk kez izliyormuşum gibi. Halbuki birçok sahne aklımdaydı, aslında hiç unutmamıştım, en sevdiğim filmler kategorisindeydi zaten bu film ve kendisinden bahsedilmek istediğini düşündüm sonra, aklımdan çıkmıyor, okuduğum kitaplarda, yazılarda filmden referanslar oluyordu adeta. İnsan pek de değişmiyor galiba, aynı filmden yine aynı şekilde etkileniyorsa yıllar sonra, belki daha da vurucu geliyorsa ona aynı film, ya da kitap. Bazı şeylerin değişmemesi güzel ama derinlikli bir yaşam tecrübesi zevklerdeki kalıcılığa bağlı sanki biraz da, tabii her zaman gelişmeye ve yeniliklere açık olarak tutuculuğa saplanmadan. Gerçi “Piyano” filmi unutulmazlar veya izlenmesi gerekenler listesinde üst sıralarda olur diye düşünüyorum birçok sanatsever için.

Film 19. yüzyıldan seslenmektedir bize, tutuculuğun ve katı ahlaki kuralların kol gezdiği Viktorya Dönemi. Konuşmayan, yani dilsiz bir kadının iç sesi bize yol gösterir, altı yaşından sonra konuşmamıştır, işaret diliyle anlaşır, not defteri de vardır. Kelimeler gereksizdir duygular paylaşılınca, film ilerledikçe kahramanımız Ada’nın sanki bilinçli olarak sessizleştiğini düşünürüz. John Steinbeck’in “İnci” kitabındaki yerli ailenin konuşmaya gerek duymadan mutluluklarını paylaşmaları, aynı şarkıyı zihinlerinde duymaları gelir aklımıza.

İnsanlar genelde gereksiz cümleler sarf ederler, böyle insanlarla konuşmak gereksizdir zaten. Bir de küçük bir kızı vardır Ada’nın, babası hakkında pek bir şey öğrenemediğimiz. Ada, babasının ayarladığı bir evlilik için Yeni Zelanda’ya gider, en önemli eşyası da sevgili piyanosudur. İnanılmaz bir yağmur vardır, İngiltere’den oraya vardıklarında kıyıda bekler dururlar gelip onları almaları için. Film boyunca yağmur, çamura bulanmış yerler bizimledir, adeta doğayla uyumu reddeden kadınlar kabarık ve boğucu kıyafetleriyle dolaşıp adeta tavizsiz yaşarlar, rahatça dolaşan yerlilere benzememek için sanki, Maoriler doğanın bir parçasıdır adeta, çevreleriyle bütünleşmiş gibidirler.

Düzgün giyim içlerdeki düzgünlüğü, temizliği yansıtıyor gibi ya da gizli karakter pürüzlerini örtmeye çalışıyor. Görüntü iyiyse önemli değil ötesi belki de. Yerliler içinse giyim doğayla bütünlüğü bozmadan, içleri neyse dışarıya da onu yansıtan yaşamın doğal bir ihtiyacı, yaptıkları her şeyde olduğu gibi.

Kocasıyla ilk karşılaşmalarında başlar gerginlik, adam hoşnutsuzca bakar ona, bir elinde Ada’nın fotoğrafı, çok ufak tefek bulduğunu söyler onu kabaca. Ada’nın dilsizliği onu rahatsız etmemiştir, ne de olsa sessiz bir kadın en iyisidir, birçok erkeğin rüyası değil midir hiç sesini çıkarmayan bir kadın? Ada’nın ısrarla piyanosunu istemesi ilk tedirginliği başlatır, bir kadının bir müzik aleti için bu kadar baskı yapmasına bir anlam veremez. Nasıl yani, bir kadın giysilerine ve mutfak eşyalarına önem vermeden bir piyanonun taşınmasını mı istemektedir? Yerliler nasıl taşıyacaktır onu? Taşırlar taşımasına da çok para ödemek gerekir. Kendisi gereksiz buluyorsa malı sayılan bir kadına da gereksiz gelmelidir bu koskoca eşya. Bırakılır piyano sahilde, dalgaların kıyısında. Mutfak masasına piyano tuşlarını çizer o da, hayali piyanosunu çalar, kızı şarkısını söyler, Ada da katılır ona sessizce. İçinde kaynayan lavlara engel olamaz ama sessizliği, sessiz değildir zaten, gözleriyle konuşur, elleriyle anlatır, öfkesini yansıtmaktan hiç çekinmez. Evdeki kadınlar onun farklılığını sezinler ve hiç hoşlanmazlar bundan, Ada’dan yayılan tutku rahatsız eder onları.

Piyanosunu görmesi, ona dokunması, onu çalması gerekmektedir, nefessizdir böyle, gün ışığı gibi ihtiyaç duymaktadır buna. Sahile gidip çalacaktır piyanosunu ama yolu bilmemektedir. Eşyaları taşıyan yerlilerin başında gördüğü yerliler gibi olan, onların dilini bilen beyaz adamı bulur, George Baines’i, onu götürebileceğini biliyordur, ısrarcıdır. Sahilde Baines, kadındaki tutkuyu görür, piyano çalışındaki aşkı fark eder, bu buz gibi yüzün ardında alev alev bir ateş vardır, tarifsiz bir yaşam tutkusu, ellerden gözlere, yüreğe ve her zerresine uzanan bir duygu denizi. Piyano, orada tek başınadır, dalgalar sarar etrafını, kadının içini saran dalgalar gibi.

Piyanosu ve o, her şey silinir gider sonra. Yaşam ve ölüm birlikteliğidir bu. Baines’in içine de uzanır dalgalar ve piyanoyu satın alarak Ada’yla yakınlaşmaya çalışır. Ada’nın kocası Alistair’in aklı fikri topraktadır, öyle ya bu vahşilerin arasına toprak için gelmemişler midir? Aaa, tabii, bu vahşileri Tanrı’nın sevgili kulları yapabilmektir asıl amaç ama toprak, mal sahibi olmak, toplamak, biriktirmek de unutulmamalıdır. Tolstoy’un “İnsana Çok Toprak Gerekir mi?” öyküsündeki adam gibi, alabileceği kadar çok toprak almaya çalışmalıdır insan. Gün batımına kadar çevirebileceği toprak yetmez insana, kendini çatlatma pahasına, çevresindeki güzellikleri görmeme, evrenin yaydığı ışığı hissetmeme bedeline toprakları almalıdır da almalıdır. Kutsal yoktur burada, yerlilerin ekip biçmediği kutsal toprakları da alabilmelidir. Çok sevdiği toprağa kavuşuncaya kadar devam eder gider bu, aradığı iki metre topraktır aslında. Bir miktar toprak karşılığında piyano ve Ada da piyano hocası olarak Baines’in olur, Alistair inanamaz bu kadar kolay bu toprağı aldığına. Baines, yerlilerden sayıldığı için toprağa ederi kadar kıymet vermektedir, bu kadının varlığıyla, bu gökkuşağı dalgasıyla toprak, mal mülk nasıl kıyaslanabilir? Dalgaların içine çekilirler yavaş yavaş, fırtına kopmakta gecikmez ama, doğayı ve kadını yola getirme, egemenliği altına alma aracı olarak balta fırtınanın gücünü belirtir. Erkeğin elinde yeri geldiğinde ağaçları, yeri geldiğinde bir kadının herhangi bir uzvunu kesip atar. Gerçek hayatta da olabilir bu, beceriksiz bir tiyatro oyununda da. Dize getirme aracı olarak kullanılan bu nesne, inatçı ve inançlı ruhları yontabilir mi ama?

Yönetmeni Jane Campion’a Cannes ‘da Altın Palmiye Ödülü’nü alan ilk kadın yönetmen unvanını kazandıran 1993 yapımı filmimizin senaryosu da yönetmene ait. Ada rolündeki Holly Hunter 1994 yılında “En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü’nü”, kızı Flora rolündeki Anna Paquin de en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü aldılar. Anna Paquin bu ödülü alan en genç ikinci oyuncu Oscar tarihinde. Jane Campion da Bağımsız Ruh En İyi Yabancı Film Ödülü’nü almış. İnsanı kendinden geçiren, rüyalarında bile kulaklarında çalan film müziklerinin bestecisi Michael Nyman. İçimizdeki okyanuslara yolculuk yaptıran “Piyano”, bu ödüller olmasa da bizi yaşamımız üzerine tekrar düşünmeye davet ediyor, yol haritamızı belirlememiz için bize ışık tutuyor, tutkularımıza kulak vermemizi istiyor, tatsız tuzsuz şeylerle dolu bu dünyada yalnızlığı göze alıp boğucu ne varsa elimizin tersiyle itmemiz için bize ilham veriyor. Yaşam sevinci dolu dalgalarla bizi baş başa bırakıyor, dalgaların bizi alıp götürmesine izin verelim.