Birçoğumuz gibi, Ayşen İnci ile benim de ilk tanışmam tiyatroda oldu. 1980’lerin ilk yarısında, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun İstanbul turnesi kapsamında sergilenen “Keşanlı Ali Destanı”nda. Madam Olga yorumuna hayran kalmıştım, sonrasında televizyon dizileri ve geçtiğimiz aylarda Yavuz Pak ile gerçekleştirdiğimiz o güzel söyleşi…

Ayşen İnci’nin, Yavuz ve bana armağan ettiği “Pisikolojik Öyküler” (Hayır; psikoloji değil, “pisikolojik”) incelikli bir yetkinlikle kaleme alınmış on üç kısa öyküden oluşuyor. Simgeler, güzel duygular, ruh çözümlemelerinin yanı sıra gerçeküstülüğün esintisine doğru yelken açtığımı daha ilk sözü okurken fark ettim aslında. Karşımda bir söz ve yazılı ifade Periliçe’si vardı. Neden gizleyeyim ki, Münevver Hanım’ın kendisine doğru elimi uzattığımda belli belirsiz bir ışıltı sağanağı altındaydım. Kontes, Figüran Osman, Fosforlu, Yumak ama en çok Palet’i sevdim sanırım. Yoksa, örtük bir özdeşim mi vardı bu sevginin yedeğinde, kim bilir ?

İsimsiz, kimliksiz geçen sokak yıllarının ardından kendisine verilen Josephine adını çabucak benimseyen o kediye de hayran kaldım,
örneğin. Ekrem Bey’i zaten bir yerlerden çıkartıp bulmaya çalışıyordum. Evdeki o kurabiye kokulu mutfak hatırası ise, şimdi çok ötelerde kalmıştı benim için.

Sosyal medyada hemen her dakika, hayvanlara yönelik birbirinden yabanıl, korkunç saldırı haberleriyle irkiliyor, dehşete düşüyorum. Kediye tecavüz eden azılı bir ruh hastası, kulağı makasla kesilmiş bir köpek yavrusu. Her yaz sonu ölüme terk edilen nice köpek ve kedinin acı dolu haykırışlarına sağır ve dilsiz kalışımız…

Hayvan sevmiyoruz aslında. Onlara değer vermiyor, düşmanca davranıyor; pis, uğursuz sayıyoruz çünkü. Hunhar korkularla büyütüldüğümüzü itiraf etme zamanı belki de.

Kalbimiz karardı giderek, küflendi. Tozlandı. Hain, acımasız olduk. Güzel duygularımızı yitirdik. Çirkinleştik.

Küçükken hep bir kedim ya da köpeğim olsun isterdim de, o korkunç bedellere yeterince hazır mıydım acaba? Kuduz olup, çırpına çırpına ölmek vardı bir hastanenin nedense demir kapılı  tecrit odasında. Ya kist ? Maazallah ciğere yerleşmeye görsün bir kez. Ya tırmalarsa? Isırırsa ? Mikrop… Kan… Ölüm. Korku hep korku. Kanlı salyalar… Yaralar.. İlle tetanoz.

Yıllar geçti. Tavşanım da oldu, kedim ve köpeğim de. Onlarla hayatımı paylaştım…

Çocukluğunda hiçbir zaman bir hayvanla korkutulmadığı için Ayşen İnci’yi, neden söylemeyeyim ki, çok kıskandım. Sahi, aklımda doğru kaldıysa Sevim Burak, da” Afrika Dansı” adlı kitabında kedilerden bahsederdi..

“Pisikolojik Öyküler” i yedi yıl gecikmeyle okuduğum için üzgünüm. Ayşen İnci’nin adeta bir mücevher ustası gibi incelikli bir zevkle aktardığı öykülerin büyüsüne kapıldım resmen. Küçük notlar aldım… Satır altlarını çizdim. Çok katmanlı duyarlılıklarla
kuşatıldım.

Edebiyatımıza sıradışı duyarlılıklar katan Ayşen İnci’ nin hak ettiği okur ilgisini yıllardan yıllara taşıyacağına, inanıyorum. “Pisikolojik Öyküler” ni okumanızı öneririm, pişman olmayacaksınız..

Teşekkürler Ayşen İnci yüreğimizde derin izler bırakan o öyküler için.

Sakız ve Cingöz’e kucak dolusu sevgiler.