O an, sırtında bir darbe ve sıcaklık hissetti. Ensesinde ise bir nefes:

“Kaçabileceğini sanacak kadar, aptal mıydın sen?”

Hiçbir şey diyemedi. O da sarıldı Hakan’a. Sımsıkı sarıldı. Eceline kavuşmanın acısıyla bıraktı başını omzuna. On sekizlik bir AIDS hastasının kabullenişleriyle sıktı gözlerini. Sırtı ateş gibi yanıyordu.

-Buradan kurtulabileceğini mi sanıyordun?

Bir bıçak daha vurdu. Titreyen dizlerini tutamıyordu artık. Ecelinin kolları arasında yere bıraktı kendini. Koltukaltlarından tutup sürükleyerek duvarın önüne oturttu. Sayıklıyordu.

“Benden kurtulamazdın…”

Sigarasından bir tane yakıp ağır ağır bıçağının sapını ve üzerindeki kanı temizlemeye koyuldu. Boşluğa bakıyordu. Sessizdi. Sessizliğe dayanamayıp, derin bir nefesle konuşmaya başladı.

-Deli olduğumu, düşünüyorsun…değil mi? Sorunlu olduğumu… Ben, kardeşim, kendisiyle giriştiği mücadelede savaş alanını terk etmiş sıradan bir insanım, sadece. Acılarından zevk alan. Bir sürü ölü bıraktım. Seni tanımıyorum ama, mücadelen hiçbir zaman hayata karşı olmamıştır zira, biliyorum. Ancak, benciliz biz… İnsanlar bencil, kardeşim! Yaşadığımız şu hayatı asıl değerli kılan şey nedir, biliyor musun? Sana ne olmadığını söyleyebilirim. Ona karşı direnip onu kıskandırmaya çalışmak değildir, ben, bunu biliyorum! Ne anlatıyorsa oturup bir dinlemek, onunla beraber acı çekmektir… Hayat ailesi dâhil herkes tarafından dışlanmış bir dev, ucube bir evlattır kardeşim. O acı çekiyor, inan bana…

Son bir nefes çekip ezdi ayağıyla izmariti. Bata çıka temizlediği bıçağı iç çamaşırına koyup devam etti kıyafetlerini çıkarırken:

“O acı çekiyor, ağlıyor! Herkes ondan korkuyor ama ben, onun gözlerinde farklı bir şeyleri gördüm… O, ne tutsa elinde kalan, kime yaklaşsa gölgesinde donduran bir ucube, bir yaratık! Öfkesi büyük, kini kendine. Sevememenin öfkesi. Düşünebiliyor musun?  Ve bizler de onu kıskandırmaya çalışıyor, ona karşı savaş ilan ediyoruz. Her hareketimizi ona karşı yapıyoruz. Oysa onu sevmeyi, hiç denemedik. Bencillik değil mi bu, söylesene!”

Gözü, rengi gitmiş Edip’e kaydı. Boynunu artık dik tutamıyor, ilgisi dağılmış gözlerle onu seyrediyordu. Dalan gözlerini elleriyle boğmuş gibi irkilip devam etti.

– Deli değilim desem, yalan söylemiş olurum, sanırım… Görüyorum, böyle düşünüyorsun. Benim psikolojim bozuk, evet! Ama ya dışarıdakiler? Onları da eklememiz gerekmiyor mu? Gün boyu çarşıda yanından geçip giden suratlar, bankamatikte sıra bekleyen sinsi ihtiyarlar. Otobüs duraklarındaki hantal gövdeler, hastanelerde fiş kesen meymenetsizler… Onlara hiç suç bulmuyor musun! Kimileri antidepresan alıyor ya da klinik tedavisi görüyor, doğru. Ya diğerleri? Diğerleri deli değil mi? Çevrende nefesini soluduğun herkesin psikolojisi bozuk kardeşim, ya milyonlarcası? Otoritenin yaşayıcılara ihtiyacı vardır. Bunların hepsini tutup bir kliniğe tıksa oluşacak manzarayı düşün! Ne diyorsun? Hah! İşte bunun içindir ki kardeşim, yasal mı yasal, reçetesiz-doktorsuz her yerde bulabileceğin antidepresanları mevcuttur bu otoritenin. Bira! Rakı, votka, viski, şarap, absenth! Esrar, kokain, eroin! İstediğin zaman gidip alabilirsin. Karışmaz bile sana. Acı mı çekiyorsun? İstediğin kadar içip bir köşede geberip kurtulabilirsin o acıdan. Yeter ki bunu onun gözünün önünde yapma. Bir de otorite vicdanı diye bir şey vardır çünkü; biliyorsun…

Kazağını başına geçirip giydiğinde Edip’i gördü. Ölmüştü. Yüzündeki acıklı merasimi sonlandırıp çekmek istedi gözlerini ama yapamadı.

“Gözbebeğim…”

Kapandı dudakları. Kapıyı çarpıp, ayrıldı odadan.