Gri kabuslarla uyandığım bir sabah daha oldu…

Uzun zamandır rüyalarımda neler gördüğümü hatırlamıyorum, sadece gri ve korkunç olduklarını hissedebiliyorum… Hissetmek acı veriyor… Acı çekmemek için hissetmemeyi tercih eder miydim… Bir kitapta meleklerin insanlar gibi hissetmediklerini okumuştum, melek mi olmak isterdim acaba… Bilmiyorum, tek isteğim acılarımı olabildiğince dindirmek… Peki ya duyduğum  acılar olmasa “ben” ben gibi olur muydum…

“Merhaba”

“Merhaba K. buyrun”

Pastaneci bile artık ne istediğimi sormuyor, iki yıldan fazla süredir, her sabah biri peynirli diğeri zeytinli iki açma alıyorum, adam da alıştı haliyle. Sadece rutin olan ben değilim aslında, çiçeklerin önünde oturan asker emeklisi amca elinde gazetesi sürekli etrafı izliyor, bir keresinde gazetesini istemek hatasında bulunmuştum. Bana oldukça tok bir sesle “Henüz bitirmedim.” demişti. O gün bugündür bana hep ters bakıyor. Tam karşımda oturan kırmızı eşofmanlı genç kadın çocuklarını okula bıraktıktan sonra gelip şekersiz kahvesini içip başını telefon ekranından kaldırmaz. Sanırım güne o iğrenç renkli eşofmanı giymeden ve o aptal alete bakmadan başlayamıyor… Sol tarafımda oturan teyze ise ikinci çayından sonra sigarasını yakıp sürekli öksürür ve bana dönüp “Bi bırakamadım şu mereti K. Evladım.” deyip söndürür. Ben de sahte bir gülümsemeyle onu selamlayıp kalkarım…

Polisler yine yolu kapatmış, aşağıdaki durağa kadar yürümek zorundayım. Üniversite kampüsünün önünde toplanan gençler yaklaşık on gündür üniversiteye ait olan yeşil alana bina yapmak isteyen belediyeyi protesto ediyor. Polisler sürekli tetikte, gençlere fazla göz açtırmıyorlar. On sene önce üniversiteye giderken sırf başlarına taktıkları örtü gereği içeri alınmayan kızlara yapılanları gördükten sonra artık devlet şiddetine şaşırmıyorum. Devlet, özgürlük isteyen her bireyin karşısında yerini almasını çok iyi biliyor. Sadece isimler ve durumlar değişiyor. Gençler ise özgürlük için haykırmaya devam ediyor, tıpkı geçmişte olduğu ve gelecekte olacağı gibi…

Durağın hemen yanındaki sanat okulu öğrencileri akşam ki tiyatro oyunu için stant açmışlar. Masanın üzerinde “Her zaman sanat kazanır” yazıyor. Hep merak etmişimdir, bu okulun öğrencileri öğrencilik hayatları boyunca Gogol, Brecht ve Sartre’ın oyunlarını oynadıktan sonra nasıl oluyor da ucuz dizilerde rol kapma yarışına giriyorlar. Para ve şöhret dediğimiz kavramlar sadece günümüz de bir anlamı olan kavramlar mı… Brecht hiç mi maddi zorluk çekmemiştir acaba…

“Günaydın K. geç kaldın?”

“Evet, kampüsteki olaylar henüz bitmedi, arabamda iki gündür tamirde o yüzden otobüsle geldim. Zaten bugünün sonunda on günlük bir izne çıkacaktım”

“Bence de çıkmalısın, çok zayıfladın, soluk gözüküyorsun ve öksürüklerin çoğaldı. Kendine dikkat etmelisin K. bir bankacı her zaman dikkatli olmak zorundadır”

“Bir bankacı her zaman dikkatli olmak zorundadır” demişti müdür. Kredi verirken, insanlara yalan söylerken ve rüşvet alırken kesinlikle dikkat etmelisiniz müdür bey diye içimden geçirdim. Zaten insan iç seslerinin toplamı değil midir?

Banka merkezde bulunduğu için oldukça yoğundu. Zaten son iki sene de ilk defa izin kullanmıştım. Bunda artan öksürük krizlerimin de etkisi vardı tabi. Sol tarafımda yeni evlenen ve her fırsatta bankaya gelen kadınlara asılan saçına her gün yarım kutu jöle süren birini vermişlerdi. Sağ tarafımda ise adını bir türlü doğru söyleyemediğim, sürekli zengin bir arkadaş arayıp birkaç gün takılıp terkedilen, popüler ve pahalı ne varsa seven bir kadın vardı.

“Dün akşam gittiğimiz film çok komikti K. kesinlikle gelmeliydin. Ama sana nasıl haber vereceğimizi bilmiyoruz, telefonlarına işten çıktıktan sonra bakmıyorsun ve hiç sosyal medya hesabın yok. Sahiden yaşıyor musun sen” diyip o kocaman ağzıyla gülmeye başlamıştı.

“Entel adamdır o bizim gittiğim filmleri sevmez tatlım” dedi yanımdaki zıpçıktı.

“Bugün ben de izne çıkacağım”

“Geçen gün sen rahatsızlanınca çok endişelendik, bir an ambulansın numarasının ne olduğunu bile unutmuşum. Doktor ne dedi?”

Tabii ki ona kanserin son aşamasında olduğumu söylemeyecektim.

“Biraz istirahat verdi. Çalışmaktan yorulmuşum.”

“Bence kendine dikkat etmelisin K. sigarayı bırakmalısın. Sigara sağlığa zararlıdır.”

Bu yaşıma kadar sigaranın sağlığa zararlı olduğunu öğrenmeyip bunu senden duymak çok onur! verici gerçekten. Ne çok bence ile başlayan cümleler duyuyordum son zamanlarda. Bence “Onu giymemelisin”, “Onu sevmemelisin”, “Oraya gitmemelisin”, “O şeyi içmemelisin”, “Onunla konuşmamalısın”, “Orada çalışmalısın” gerçekten umursadığımı düşünüyorlar mı acaba. Herkesin ağzında bir “özgürlük” isteği, onların özgürlük anlayışı bir başkası üzerinde kurdukları hakimiyet ile şekilleniyor… Bir an için maskemi yere atıp “Bence” ile başlayan cümleleriniz umurumda bile değil diye bağırmak istedim…

Akşam olmuştu. Önümüzdeki iki hafta ve sonrası boyunca artık işe gitmeyecektim. Bankadan çıkarken son bir kez arkama bakmadım. Burada özleyeceğim bir şey yoktu. Adını bir şairin sevgilisinden alan kafede bir şeyler yedim. Etrafımda devrimci gençler vardı. Her biri ülkenin gidişatının kötü olduğunu ve ancak yapılacak gençlik devrimiyle durumun düzeleceğini düşünüyorlardı. Tabi bunları düşünürken kapitalist marka telefonlarını ve sigaralarını ellerinden düşürmüyorlardı.

Hava yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Sokağın solundan dönerken tam köşedeki dükkânın değiştiğini fark ettim. Bir tur acentesi açılmıştı. Dükkânın camında “Yılbaşında Prag seyahati sadece 299 Euro” yazıyordu. Oldukça cazip bir teklifti. Sinemanın yanından barlar sokağına girdim. Rock sevgisi içlerine işlemiş gençler ellerinde biralarla çıkan soğuğa meydan okurcasına barların dışında oturuyordu. Ben de bir bira alıp onların yanında sokağı seyretmeye başladım. Tam sinemanın önünde bir kadın gördüm. Ayağında siyah deri çizmeleri, üstünde hafif solmuş siyah bir mont vardı. Saçları kendiliğinden kıvırcıktı. Yeşil gözleri geceyi aydınlatıyordu sanki. Sol gözünün tam altında bir ben vardı. Orada durduğum süre zarfında sadece ona baktım. İnsanlarla iletişim kurma cesaretim doğduğumdan beri yoktu…

Bira mı bitirip, paketimdeki son sigarayı yakarken kadının bana doğru geldiğini hissettim. İletişimim ne kadar zayıfsa hislerim bir o kadar kuvvetliydi.

“Bana da bir tane verir misin?”

“Bu son sigaram siz bunu alın ben kendime yeni bir paket alacağım zaten.”

“Öyle olmaz son sigaranı alamam.”

Türkçesi oldukça iyiydi, ama yine de küçükte olsa aksanı vardı.

“Yanlış anlamazsanız sigara aldığım büfe hemen sokağın sonunda isterseniz oraya kadar benimle yürüyün hem size hem kendime birer paket alıyım.”

“Niye bana bu iyiliği yapacakmışsın ki?”

“Gerçekten beni yanlış anladınız.” dedikten sonra gülümsedi.

“Sadece şakaydı, hadi yürüyelim.”

Bu onunla ilk yürüyüşümüzdü. Ama büfeye gidene kadar tek kelime konuşmadık. İstanbul’un en şanssız kadını olabilirdi. İletişim kabiliyeti olmayan bir adamla yürüyordu.

“Buyurun” diyerek paketi uzattım. Paketi uzatırken heyecandan hangi marka sigara içtiğini bile sormadığımı fark ettim.

“Özür dilerim, kendime aldığım sigaradan almışım, içtiğiniz markayı sormayı akıl edemedim”

“Önemli değil” dedi gülümseyerek. Sigarayı alırken ellerine dikkat ettim. Çok naif ve inceydi, tıpkı bir sanatçı eli gibiydi. Ben ellerine bakarken sessizliği bozdu.

“Yalnız mı yaşıyorsun?”

“Efendim?”

“Evde diyorum, bir evin var değil mi?”

“Evet var.”

“Yalnız mı yaşıyorsun orada?”

“Evet.”

“Hava çok soğudu, istersen içecek bir şeyler alıp eve gidebiliriz. Ne dersin?”

Beni birine mi benzetmişti acaba. Çünkü daha önce hiçbir kadın bana böyle bir şey söylememişti. Cevabını bilmediğim bir soruyla karşı karşıyaydım. Hiçbir şey dememiştim.

“Tamam anlaşıldı, sigara için çok teşekkür ederim. Hoşça kal.”

“Bir dakika beni yanlış anladın, tabii ki misafirim olabilirsin ne içersin?”

“Sen kendine ne alırsan bana da onun iki katını al.” dedi.

Evim büfeye çok uzak değildi. Birkaç sokak geçip binanın olduğu sokağa gelene kadar hiçbir şey konuşmadık.

“Hep mi böyle sessizsin yoksa bana özel mi?”

“Genelde sessizimdir.”

“Ben fazla mı konuşuyorum.”

“Hayır” deyip gülümsedim.

Evin kapısını açtığımda önce onun girmesi için yana çekildim. İçeri girdiğinde montunu çıkarmıştı. İçinde ince beyaz bir kazak vardı. Sol yakasının üzerinde küçük kelebek bir broş takmıştı. Altında kısa sayılabilecek kırmızı bir etek vardı, yanları çiçek motifleri olan siyah çoraplarıyla uzun boylu çok güzel bir kadın evime gelmişti…

İçeri salona geçtiğimizde öksürük krizim tutmuştu. Ciğerlerim yerinden çıkacak gibiydi, paniklemişti.

“İyi misin, mutfak nerede su getireyim?”

Elimle mutfağı işaret ettim. Normalde kahve içtiğim bardağa suyu koyup getirmişti.

“Arada olur böyle havalardan sanırım.”

“Pek havalardan olmasına benzemiyor. Rengin çok soluk ve çok sigara içiyorsun. Büfeden çıktığımızdan beri üç dal sigara içtin.”

“Sıcak mı içerisi?”

“Oldukça iyi teşekkür ederim.” deyip kitap okumak için aldığım koltuğa oturup bacak bacak üzerine attı.

Kütüphanem tam ön tarafına denk düşmüştü.

“Bu kadar kitabı okudun mu?”

“Evet, tam arka tarafında da filmler var.”

“Ne iş yapıyorsun sen?”

“Bankada çalışıyorum.”

“Sanat ve edebiyat seven bir bankacı. İlginç!”

“Nerede çalıştığın banka?”

“Rıhtımda, elektronik eşyaların satıldığı binanın hemen altındaki banka.”

“Oraya birkaç kez gitmiştim, seni hiç hatırlamıyorum.”

“Olabilir, ben pek fark edilmem.”

“Adın ne?”

“K.”

Kendime bir kahve yapıp ona da aldığım içkilerden birini açıp içeri girdiğimde filmleri incelediğini gördüm.

“Çok kaliteli filmler izliyorsun, ben VGIK Sovyet Sinema okulunda okudum.”

“Gerçekten mi? Tarkovski’nin mezun olduğu okul!”

“Evet.”

“Demek Rus’sun peki Türkçen nasıl bu kadar iyi?”

“On seneden fazladır buradayım ve bayım ben de en az sizin kadar kitap okumayı seviyorum.” diyerek gülümsedi.

“Peki VGIK mezunu bir sinemacı on seneden fazladır Türkiye’de ne yapıyor?”

“Babam askerdi, rejim değiştikten sonra yaşadığımız yerde daha fazla kalamadık. Annem ve babam çok kısa aralıklarla öldüler. Ben de okulu bitirdikten sonra kendime iş bulamadım. Daha önce birkaç arkadaşım gelmişti buraya beni de çağırdılar. Amacım biraz para biriktirip Avrupa’ya gitmekti, hala amaçladığım parayı biriktiremedim. Ne iş yaptığıma gelince artık anlamışsındır diye umuyorum.”

“Evet” diyerek arka tarafındaki koltuğa oturdum. İkimizde sessizce oturduk.

“Burası çok sessiz, müzik filan dinlemez misin sen?”

“Dinlemekten çok çalmayı seviyorum.”

“Gerçekten mi?” diyerek heyecanlandı. “Ne çalıyorsun?”

“Piyano, sen bir şeyler çalabiliyor musun?”

“Elbette çalıyorum, VGIK’ten sadece sinema bilgisiyle mezun olamazsın. Sanatın her dalıyla ilgili olman lazım. Ben de piyano ve gitar çalıyorum ama en çok akordeon çalmayı seviyorum.”

“Çok güzelmiş” deyip tekrar sessizleştik.

“Bana gösterdiğin nezaket için çok teşekkür ederim ama artık gitmem gerekiyor.”

O an normalde kesinlikle söyleyemeyeceğim bir şeyi söyledim.

“Bu gece burada kalamaz mısın? İstersen sana piyano da çalabilirim.”

“Gerçekten kalmamı istiyor musun?”

“Evet. İstiyorum. Mümkünse…”

“Piyanon nerede? Çalmanı sabırsızlıkla bekliyorum.”

Piyanom salonda yer olmadığı için yatak odamın penceresinin önündeydi. Bazı akşamlar onu çalıp tam karşımdaki parka bakardım. Ne çaldığımın bir önemi yoktu, notaları hissetmek bana yetiyordu.

Odamdan içeri girdiğimiz de yatağımın ucuna oturdu, bacakları üstüne alıp piyanoya doğru hareket etmeme izin verdi. Piyanonun kapağını kaldırdıktan sonra bir sigara yakıp ona doğru uzattım, sonra kendim için bir tane yakıp ağzıma koydum ve Ona Grinko’nun Valse’sini çaldım.

“Harikaydı, anlaşılan bu gece bana kendimi Rusya’daymış gibi hissettireceksin. Bu parçayı ben de çok severim. Eğer akordeonum yanımda olsaydı sana eşlik etmek isterdim.” dedikten sonra saçlarını geriye doğru atıp yatağıma uzandı.

İlk defa odamda bir kadına piyano çalıyordum. Tabii ki bunu o bilmiyordu. Bu benim için büyük bir coşkuydu, ilk defa yağmurun tenine değdiği bir bebek gibi şaşkındım…

Paketimden bir sigara daha çıkardım. Sigarayı elimden tutarken yatağımdan kalkıp arka tarafıma geçti. Nefesini saçlarımda hissediyordum, eliyle omzuma dokundu, beni yavaşça önüne doğru çevirdi. Ona karşı gelemiyordum, göz göze geldik, dudaklarıma doğru eğilip gözlerime bakıp öptü. Ani bir refleksle kendimi geriye doğru çektim. Heyecandan kalbim çok hızlı atıyordu. Tekrar öksürük krizim başlamıştı. Koşup bana su getirdi.

“Gerçekten iyi gözükmüyorsun, doktora gittin mi?”

Suyu içip sakinleşmeye ve öksürükten kurtulmaya çalışırken göz göze geldik.

“Evet gittim, ileri derecede kanserim. Ne zaman öleceğimi bilmiyorum ama yakın bir zamanda olacağını hissediyorum.”

Bu kelimeler ağzımdan nasıl çıkmıştı farkında bile değildim. Daha önce kimseye söylemediğim bu durumu daha birkaç saat önce tanıştığım bir Rus hayat kadınına söylüyordum. Öksürüğüm şiddetini azaltınca bana doğru dikkatlice baktığını gördüm.

“Niçin bakıyorsun bana öyle?”

Hiçbir şey söylemedi, odadan çıkmıştı. Arkasından gitmek istedim, kalkamadım. Montunu giyip odanın kapısına geldi.

“Benim gitmem gerekiyor K.”

“Bir günde ne kadar para kazanıyorsun?”

“Ne yapacaksın, bana bankada hesap mı açacaksın?”

Piyanonun yanındaki ahşap çekmeceyi işaret ederek “Burada yaklaşık on bin lira var. Sanırım birkaç gün burada benimle kalabilirsin.”

Bir şey demedi. Sadece dış kapının kapandığını duydum…

O gece uyumadan parkı seyrettim. Ağaçlar gelen kış havasını karşılıyordu. Parkı aydınlatan lambadan cılız bir ışık çıkıyordu. Bu gece her zamankinden daha griydi sanki. Nasıl olduysa yatağın ucunda uyuya kalmıştım…

Zil çalıyordu, gözlerimi açtığımdan pencereye vuran ışıktan öğleyi geçtiğini anlamıştım. Kapıcı aidatları ay başında akşamları toplardı, onun haricinde zilimi sadece bir şeyler satmak isteyenler çalardı. Yine onlardan biridir diyerek yatağımda yatmaya devam ettim. Ama zil ısrarla çalıyordu.

Kapıyı açtığımda karşımdaydı, dün gecenin ağırlığı göz kenarlarındaki siyahlıktan belli oluyordu…

“Günaydın K. Türklerin en sevdiği kahvaltının peynirli börek ve çay olduğunu biliyorum, börekleri ben getirdim. Çayı da sen yapar mısın?”

“Günaydın, tabii ki.” diyerek kapıyı girmesi için sonuna kadar açtım…

“Çayı limonlu içiyorsun demek?”

“Evet eskiden kalma bir alışkanlık, sağlığa iyi geldiğini söylüyorlar.” diyerek gülmeye başladım. Hayatımda çok az attığım kahkahalardan birini atarken bana eşlik etti. Bitmemesini istediğim bir sabah oluyordu…

“Hayatı ciddiye almıyorsun değil mi?”

“Ölümün olduğu yerde daha ciddi bir şeyden bahsedilemez sanırım.”

“Haklısın… Bence film izlemeliyiz.”

“Ne zaman söyleyeceksin diye sabırsızlıkla bekliyordum.” diyerek gülümsedim.

“Çok hoş bir gülümsemen var, bunu insanlardan saklamamalısın.”

Oysa insanlardan sakladığım o kadar çok şey vardı ki…

“Ama filmi sen seçeceksin ben bir bankacıyım sen bu işin okulunu okumuşsun.”

“Tamam kabul” diyerek sehpanın üzerinden bir tavşan gibi atlayıp filmlerin yanına gitti.

“Üç tane adayımız var: Wim Wenders’ın Arzunun Kanatları, Bergman’ın Persona’sı ve Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün’ü son kararı sana bırakıyorum K.”

Çok şaşırmıştım, çünkü saydığı üç filmde en sevdiğim filmlerdi. Böylesine kısa bir sürede beni nasıl bu kadar iyi tanıyabilirdi. Bu kadın gerçekten var mıydı? Yoksa beynim bana oyun mu oynuyordu?

“Sonsuzluk ve Bir Gün olsun.” dedim.

Koltuğa oturduğunda yanına oturup oturmamakta kararsız kalmıştım. Kısa bir düşünmeden sonra yanına oturmaya karar verdim. Önümüzde kuruyemiş ve bira vardı, bir tane sigara yakarak biraları açtım. O da elinle kuruyemişleri aldı. Tıpkı benim gibi tek tek yiyordu. Ben ona doğru birayı uzatırken bir tane beyaz leblebiyi bana doğru uzattı. Sigaramdan ciğerlerime dolan dumanı sola doğru üfleyip leblebiyi elinden yedim. Ayaklarını bana doğru uzatmıştı. Filmde Eleni’nin notaları sahnelere eşlik ettikçe bacakları üzerimde dans ediyordu. Birama uzanırken elimle hafifçe bacağına dokunuyordum. İlk defa bir filmi yalnız izlemiyordum…

“Yalnızlığı seviyorsun değil mi K.”

“Bana güven veriyor.”

“Korkuların neler peki?”

“Yargılar… Herkes herkesi fütursuzca yargılıyor günümüzde. İnsanlar birbirinin boğazını sıkmak için zaman kolluyor. Kimsenin kimseye saygısı yok. Herkes yargıları ile karar veriyor. İnsanlar giyimlerine göre yargılanıyor, sözcüklerine göre yargılanıyor, yaşayışlarına göre yargılanıyor, kedileri, ağaçları hatta kuşları seven insanlar bile yargılanıyor. Her şey ucuz ve her şey satın alınabilir. Bu ucuzluk; sanatı, bilimi, edebiyatı ve en önemlisi hayatı ucuzlaştırıyor. Hayat kalitesizliği, insanı ve yaşamı da kalitesizleştiriyor.”

“Yargılar… Seni çok iyi anlıyorum, sen benim bu ülkede oturup film izlediğim ilk arkadaşımsın biliyor musun?” dedi gülümseyerek.

“Sen de benim için öylesin.” diyerek karşılık verip sigaraya doğru uzandım. Elimden tuttu, “Daha fazla içme!” diyerek saçlarımdan tutup kendine doğru çekti. Öpüşmeye başladık, elleri saçlarımda dans ediyordu, kendimi tamamen ona bırakmıştım. Dudaklarımız her birleştiğinde ona sımsıkı sarılıyordum, ayağa kalktık. Birbirimize yapışmış durumdaydık, bizi dışardan gören biri dans ettiğimizi düşünebilirdi. Hislerim ve ruhum tüm teslimiyetiyle onunlaydı. Arkadan çalan notaları duyabiliyordum. Bu bir insanla kurduğum yakınlığın notalarıydı. Yatak odamın kapısından içeri girerken boynumu öpüyordu, ikimizde soyunmuştuk. Kendimizi yatağa bıraktık, tıpkı özgür bir kuşun kanat çırpmadı gibiydi, arzunun kanatları bizi kenetlemişti. Vücudum onun tenine değdikçe onu daha çok arzuluyordum. Ellerim sırtındaydı, tüm gece seviştik…

Sabah yine öksürük kriziyle uyandım, bu sefer ki ağrı çok şiddetliydi. Son bir ayda bu dördüncü kez oluyordu. Uyandı. Yüzüme bakıyordu. Yatağın köşesinde dizlerimi karnıma çekip ağrıyı hafifletmeye çalışıyordum. Orada öyle ne kadar kaldık hatırlamıyorum, ağrının şiddetinden bayılmıştım. Ayıldığımda elleri göğsümde sol kolumun altında nefesini yüzüme doğru üflediğini hissettim. Yüzümü sola doğru çevirdiğimde şimdiye dek baktığım en güzel yüze baktığımı biliyordum. Ellerimle yüzünü okşamaya başladım. Yüzünün her kısmını ezberliyordum ellerimle gözlerini hafifçe açtı. Elimi öptü ve sımsıkı sarıldı. Sarılmak insanoğlunun keşfettiği en güzel şeydi…Gözlerime baktı ve “Sana aşığım K.” dedi.

Sustum… Çünkü ben de ona aşıktım..

Çoktan akşam olmuştu. “Birkaç saatliğine dışarı çıkmam gerekiyor.” dedi elindeki telefona bakarak. “Neden?” diye soramadım.

Nereye gitmişti. Yoksa dün gece yaşadıklarımızı başka biriyle mi daha mı yaşayacaktı. Kafamda onlarca cevapsız soru vardı. Yastığımla tavan arasında sorular içinde boğuşan bir beden vardı.

Zil çaldı. Hızlı adımlarla kapıya doğru gittim. Elinde siyah bir çanta vardı. “Bir saat olmadı değil mi?” diye sordu. “Hayır tam 47 dakika geçti.” diye cevap verdim. Güldü. Salona geçtiğinde elinde çantayı açarak “hadi bakalım ilk geceye geri dönüyoruz.” dedi ve çantasından akordeonunu çıkardı. Kafamdaki tüm sorular bir anda uçup gitmişti. Mutluluğum annesini kaybetmiş bir çocuğun annesini bulduğundaki ilk sarılması kadar derindi…

Sabaha kadar piyano çaldım ve o da bana akordeonuyla eşlik etti. Sanki ikimiz de bu dünyaya ait değildik, dünya da sadece ikimiz vardık. O an bir yatak odasında pencereden dışarıya bakan iki çift değildik sanki. Dalgaların tüm heybetiyle sahiline vurduğu bir limandık…Coşkulu ve arzulu… Sabahın ilk Işıkları pencereden geliyordu. Sokak lambaları sönmüştü.

“Sokak lambaları demek ki saat 7’de sönüyor.” dedi. “Hayır 6.58’de sönüyor, 7.11’de de parkın önündeki çöpleri almaya geliyorlar.” gülümsedi ve başını omzuma koyup elimden tuttu…

Yatakta yatarken tekrar onu seyretmeye başlamıştım. O benim hayatta güvendiğim tek insandı, emanetimi ona verebilirdim. Uyanmasını bekledim. Uyandığında piyanonun başına oturmuş ona bakıyordum. “Gel buraya sana sımsıkı sarılmak istiyorum.” dedi. Elimde kağıtlarla yatağa girdim. “Bunlar nedir?” diye eline alıp okumaya başladı.

“Bunlar benim yazdığım öyküler, yazılar ve mektuplar şimdiye dek kimseye okutmadım.”

“Tahmin edebiliyorum.” dedi dudaklarımdan öperek ve incelemeye başladı.

“Bu yazılar seni öylesine iyi anlatıyor ki. Peki, bunları bana niçin okutuyorsun?”

“Çünkü onların senin olmasını istiyorum, ben öldükten sonra hepsini yakman için bana söz vermeni istiyorum.”

“Niçin yakmak istiyorsun?”

“Bu yazıların kimsenin eline geçmesini istemiyorum, bunlar beni hayata bağlayan tek şeydi, senden önce ama yakında öleceğimi biliyorum. O yüzden senden başka güveneceğim kimse yok.”

“Eğer gerçekten bunları kimsenin okumasını istemeseydin bunları sen yakardın. Yanlış mı düşünüyorum?”

“Birkaç defa denedim ama cesaret edemedim. Sen de o cesareti görüyorum, benden çok daha fazla cesursun.”

“Sana şimdilik söz vermiyorum, ama bunların hepsini okuyacağım.”

“Tamam öyle olsun, bugün seninle dışarı çıkmak istiyorum. Sana sevdiğim yerleri göstermek ve seninle yürümek istiyorum.”

Onu ilk olarak bir Rum meyhanesine götürdüm, artık böyle mekanlar fazla kalmamıştı. Gençlerin eğlence anlayışı birkaç metrekarelik alanlarda üçüncü sınıf müziklerle sırt sırta anlamsız hareketler yapmak üzerineydi. Meyhaneden çıktıktan sonra onu ilk kitap aldığım yere götürdüm, ama kitapçı birkaç gün önce kapanmıştı. Yerine bir Amerikan kafesi yapıyorlardı, üzüldüm. Üzüldük… Kitapçının olduğu sokağın ilerisinde küçüklüğümden beri gittiğim bir pastane vardı. Menüsünde “lüks pastane tarifesi” yazan mermer masalara ağaçların dallarının eşlik ettiği geçmişte birçok yazarın içerisinde tatlı yiyip kahve içerek sohbetler yaptığı sessiz ve anlamlı bir yerdi. Oranın ünlü tatlısını iki kaşık isteyerek beraber yedik. Benimle geçirdiği zamanın mutluluğu gözlerinin bana bakışından belli oluyordu. Yeryüzündeki tüm saatleri ikimiz için durdurmuşlardı sanki kulaklarımızda aynı notalar yağmurun ıslattığı kaldırımlarda dans edercesine yürüyorduk…

Eve geldiğimizde birbirimizin saçını havluyla kurulayıp yatağa uzandık.

“Keşke seninle Rusya’ya gidebilseydik. Büyüdüğüm kasaba da çok güzel yerler var. Gökyüzünde sadece kuşların olduğu ağaçlardan başka kimsenin konuşmadığı sonu belli olmayan uçsuz çayırlar. Sen bir köşeye piyanonu koyar çalmaya başlardın, ben de sana eşlik ederdim. Ne dersin olur mu bir gün?”

“Yarın ne kadar sürer?”

“Sonsuzluk ve bir gün kadar…” deyip göğsümden öptü. “Ve ben seninle sonsuzluğu tercih ederdim.”

Beraber ondan önceki en yakın dostum olan tavana bakarken ona,

“Çok güzel, kültürlü ve akıllı bir kadınsın niçin başka bir işte çalışmıyorsun” diye sordum.

Sinirlendiğini ellerinden ve bakışlarından anlamıştım.

“Sen de tanıdığım en akıllı, en kültürlü ve en zeki erkeksin niçin bir bankanın köşesinde tıkılıp 70 yaşındaki amcanın emekli maaşını veriyorsun.” diye sordu. İkimizde ilk defa birbirimizi yargılamıştık. Sorduğum sorudan dolayı çok utanmıştım. Sigara yaktım o da bana eşlik etti…

Bir süre sessizce durduk.

“Erkekler eşleri ya da sevgilileri üzerinden yapamadıkları her şeyi benim üzerimde yaparlar. Hepsinin gerçek yüzünü bilirim. Oysa onları en yakın tanıması gereken kişi eşleri değil midir? Hayır onları en yakın benim gibiler tanır. Bu da bir nevi sanat aslında. Nereden baktığına bağlı.”

“Özür dilerim, sorulmaması gereken bir soruydu. Lütfen yanıma gelir misin sana sarılmak istiyorum.”

Yanıma uzandı. Tüm bedeniyle bedenimi sardı. Uzun uzun nefeslerimizi dinledik. Vücudum yavaş yavaş bana itaat etmemeye başlamıştı. Ayaklarımdan göğsüme doğru soğuk bir rüzgâr esiyordu. Kafamın içindeki dinmeyen ağrılar, ağzımdan akan kanlar yerini sakin bir savaşa bırakmış gibiydi. Sadece onun nefesini duyuyordum ve yavaş yavaş orayı terk ediyor gibiydim. Birkaç defa derin nefes alıp verdim. “Adımı hiç sormadın farkında mısın K.” dedi. Hiçbir şey diyemiyordum, ayaklarımdaki soğukluk tüm vücudumu kaplamıştı. Duyduklarıma anlam yükleyemiyordum artık. Cızırtılı bazı sesler duydum, sanırım adını söylüyordu. Ruhum bedenimi terk etmişti…

Upuzun yeşil çayırlarda dolaşıyordum. Ruhum başka bir kafes arıyordu sanki. Bir piyanonun başında buldum kendimi yanımda huzur dolu gülümsemesiyle o vardı. Kollarım benden bağımsız hareket ediyordu, gözlerimi onun akordeon çalan ellerinden alamıyordum. Gökyüzünde kuşlar uçuyordu.

Üzerinde yazılarımın olduğu kağıtlar rüzgarla notalarım eşliğinde dans ediyordu…

 

29.08.2017

04.36