Perdeyi araladı. Sokak lambalarının titrek ışıklarıyla karanlık oda aydınlandı. Sandalyeyi pencerenin önüne koydu. Günlerden perşembe. Karşı binanın üçüncü katının ışıkları sönük. Birinci ve ikinci kat perdelerini çekmiş. Hafta sonunu beklemeli, diye düşündü. Dürbünü sehpanın üzerine bıraktı.

Tevfik. Otuz üç yaşında. Bekâr. Hiç evlenmedi. Devlet memuru. İsmi, dedesinden kalma. Annesi Tarık olsun istemiş. Yeşilçam’ın yakışıklı jönü gibi. Bütün kızlar hayran tabii. Babası ille de rahmetlinin adı olacak diye tutturunca sinmiş kadın. “Tamam Bey, sen nasıl istersen.” Babası da dedesi gibi rahmetli olmuş. Annesinden uzakta, yalnız yaşıyor. Her gün işe yürüyerek gidip yürüyerek geliyor. Köseli ayakkabılarıyla ana yoldan otuz beş; arka sokaktan yirmi üç dakika. Komşularını tanımıyor. Tanımak da istemiyor. Birini gördüğünde mümkünse yolunu değiştiriyor, değilse başını önüne eğiyor. Yine bir sabah alarmı çaldı. Yatakta doğruldu. Bir süre oturdu. O gün günlerden neydi, diye düşündü. Midesinin boşluğu ve zihninin dağınıklığının yarattığı bulantıyla yataktan kalktı. Akşamdan kalan çayı ısıtıp ayaküstü içiverdi.

Evden çıktığında kararını vermişti. Kestirme yoldan gidecekti. Saatine baktı. Kırmızı sokağa girerken adımları hızlandı. Kerhanede perdeler inik. Beş ya da altı ay kadar öncesiydi. Kapıdan girişini anımsadı. Yoğun parfüm kokusu. Parfüm kokusuna karışan anason kokusu. Yarı çıplak, dolgun kalabalık. Sarılmak yok, demişti Mualla. Öpmek istedi. Öpüşmem ben, diye inat etti. Kuralları varmış. Bir daha da gitmedi. Kadının kolları boş, Tevfik’in elleri soğuk kaldı. Kırmızı sokağı geçtikten sonra adımları yavaşladı. Yirmi üç dakika sonra iş yerine ulaştı. Her zamanki gibi içeriye baskıdan çıkmış kâğıt, yeni demlenmiş çay ve kolonya kokusu yayılmıştı. Limon kolonyasıyla çocukluğuna dönerdi hep. Belli bir yaşa kadar görünmez olduğunu düşünürmüş. Bir gün test etmek için soyunmuş da çıkmış ev ahalisinin karşısına. Misafirler varken yapmak mantıklı, diye düşünmüş. Kendinden küçük kuzeni, “Tevfik çıplak,” diye bağırmaya başlayınca ortalık karışmış. Babası da onu bir güzel pataklamış. O anıyı hatırladıkça çocukluğu, kolonya kokusundan önce uzaklaşır, etkisi pek uzun sürmez.

Bütün gün evrakları düzenledi. Düzenledikçe yenileri eklendi. Çayları dağıtan kadına ‘hayır’ diyemediğinden bütün gün çay içti. Kadın ofisin kapısında her belirdiğinde, Tevfik başını önüne eğdi. Kadın bir bardak bıraktı. Tevfik bilgisayarla ilgilendi. Bir bardak daha. Tevfik ahizeye sarıldı. Pencereye döndü. Bir ara gözlerini kapayarak uyuyormuş gibi yaptığında bile o bardak masasına kondu. Her seferinde de içti. Akşam eve dönerken midesindeki şişkinlik onu rahatsız ettiğinde ‘hayır’ demediğine yine pişman olacaktı. Ana yoldan tam otuz altı dakika sonra eve vardığında bir dakika gecikmiş olduğu fark etti. O dakikayı, telefonundaki iki cevapsız çağrıya geri dönüp dönmeme konusundaki kararsızlığıyla harcamıştı. Zihnindeki solucanlar hızlandıkça, adımları yavaşladı. En sonunda da yolun ortasında dikilip bir dakika boyunca düşünmüştü. “Nasılsın oğlum? Görmeyeli epey oldu. Özlettin kendini. Arada uğra.” “İşler yoğun. İlk fırsatta uğrarım. Ama belli de olmaz.” “Peki oğlum. Sen öyle diyorsan. Peki, bey, sen öyle diyorsan. Peki…” Peki’den öteye gitmeyecek diyaloglar. Telefonu sessize alıp cebine koydu. Bir vakit ararım, diye düşündü.

Günlerden cumaydı. Işıkları kapattı. Perdeyi araladı. İkinci ve üçüncü katın ışıkları yanıyordu. Tül perdeden içerisi rahatlıkla görünüyordu. İkinci kattaki hareketlilik dikkatini çekti. Sehpanın üzerindeki dürbüne uzandı. İri kıyım adam, yumruğuyla havayı döverek karısının üzerine eğilmişti. Kadının gözlerindeki korku, Tevfik’in bademciklerini sızlattı. Duvarın dibine çömelmiş, ellerini kafasına siper etmişti kadın. Hüseyin. Mahallenin kasabı. Cüssesi, kirli sakalları, dudaklarını tamamen örten pala bıyıkları, yarım dünya göbeğiyle kasabın kapısında dikilir, bakışlarıyla insanları süzerdi. Sokaktan her geçişinde başını önüne eğerdi Tevfik. Fakat görürdü üzerine dikilen gözleri, tanırdı. Duyardı arkasından söylenenleri. Hüseyin’i bilirdi; Hüseyin gibilerini. Babasını hatırlatıyorlardı ona. Karısı da, annesinin zayıflığını. Peki , Hüseyin. Sen nasıl istersen. Peki, Bey. Sen öyle diyorsan. Tevfik, oğlum. Özlettin kendini. Tevfik! Sana diyorum oğlum. Peki, Tevfik. Madem öyle… Yatakta doğruldu. Elinin tersiyle alnındaki teri sildi. On dakika sonra alarm çalacaktı. Evden on dakika daha erken çıkacak, iş yerine on dakika önce varacaktı. Ana yoldan otuz beş; arka sokaktan yirmi üç dakika. O gün günlerden neydi? Kırmızı sokak. Mualla camda. Öpmez de. Sarılmaz da. Cuma. Cumartesi. O gün, cumartesiydi. Yine de çıktı evden. Kırmızı sokağa girmedi. Ana yoldan da gitmedi. On dakika dikildi kapı önünde. Eve geri girdi. Alarm çalmamıştı. Perdeyi aralamadı. Sehpanın üzerinden dürbünü aldı. Hüseyin yok. Kasabın kapısında dikiliyordur. Karısı camda. Yan dairedeki kadınla camdan cama laflıyorlar. Telefon cebinde titredi. Eline aldı. Annesi. Meşgule attı. Sitemini duyar gibiydi; “Peki Tevfik. Peki oğlum, sen nasıl istersen.”