Yoğun kalabalıklarla çevrilidir yalnızlığımız bazen, yanımızdan, altıncı kat penceremizin altındaki gürültülü caddeden geçip giden insanlar, umarsız, bir başınayızdır. Bir hüzün buğusu yükselir ve notalar teknesinin bizi taşıdığı ayın karanlık yüzü ürpertir tenimizi. Kapalı gözlerimizin ardında deniz, ritmini yüreğimize yansıtan. Bir melankoli gelgitinde kıpırdamadan bakarız göklere, kuşların kanadını ödünç alıp nerelere nerelere gitmek hasretindeyiz. Yürek sancısına yürek gerek. Hayalimizde yumrukla parçaladığımız ayna, gözyaşları temizlemez cam kırıklarını.

Susmaz, susmaz kafamızdaki ses, yumuşak yastıktaki başımız ağırlaştıkça ağırlaşır. Kafalarının içinde yankılanıp duran bu sesi boğmak için pencerelerden atlayanları, David Foster Wallace’ın dediği gibi “zalim efendiyi” vuranları düşünürüz. Düşündükçe düşünürüz, yorganın altında büzüşmüş, bedenimize sığmaz zaten yüreğimiz. Buz gibi mutfağa yalınayak gidip içtiğimiz su daha da kavurur sanki içimizi. Birden toplanan gözyaşları, hayret, öyle kolay da ağlamayız halbuki, serinletmez ki yüreğimizi. Pencerelere tutunan yağmur damlalarının sesiyle uyandığımız bir sabah o eski şarkı, ilk gençliğimizden, belki çocukluğumuzdan beri bildiğimiz, ama kimbilir ne zamandır dinlemediğimiz o şarkı, daha gözlerimizi açmadan, bizi hüzünlere salan o rüya daha tam bitmemişken kulağımıza çalınır adeta. “Rain”, Jose Feliciano. “Yağan yağmuru dinle, yağmurun yağmasını dinle ve her damla yağmurla, seni daha çok sevdiğimi biliyorsun.”

“Ne istiyorsun?” diye sormuştu bir gün, ne istiyoruz, sahi, ne istiyoruz? İstemek, düşler, belirsiz, uçucu ama nasıl tatlı, çam kokulu, dağlar gibi uçsuz bucaksız, ama ferahlatıcı. Yine düğümlenir boğazımız. Milan Kundera’nın “Yavaşlık” romanındaki Balık burcu Çek bilgin gibi, yaşlandıkça bu burcun duygusallığının arttığını söylediği ve hemen gözleri doluveren o kahraman gibi. Haykıramayız ki, niçin, nedenlere nasıl cevap verilir, yüreğimiz bile bilmezken. Ne istiyoruz sahi, ne? Zaman ve mekanla böyle kuşatılmışken ve düşlere yolculuk imkansızken bazen. Marguerita Duras’ın kadınları gelir aklımıza, kendi bildikleri gibi yaşayan o kadınlar, “Hiroşima Sevgilim”e takılıp kalırız. Gözleriniz kapalı dolaşırsınız soğuk odalarda, “Hiroşima Sevgilim”. Herkesin başına gelebileceğini söyler Duras, ansızın bir sokağın köşesinden dönüp de biriyle çarpışmak gibi. Tesadüfen karşılaşan bir Fransız kadını ve bir Japon erkeği, ikisi de mutlu, aniden ne olduğunu anlamadıkları bir duygu seline kapılırlar ve bu selle çok derinlerdeki acılarını, çok da söze gerek duymadan paylaşırlar. İçimize işler filmdeki sözler, yankıları hiç dinmez, Duras’ın sözlerinde hep olduğu gibi. Soğuk pencereye dayarız başımızı, yağmur, açıp pencereyi simsiyah kıyafetli gizemli gecenin içinde avucumuza toplamak isteriz o damlaları, yüreğimize bastırmak. Kollarımızı iki yana açıp, ayaz işlerken içimize, ama hiç de serinletmezken alev yüreğimizi, Baudelaire’in o dizelerini mırıldanırız “Le Voyage” şiirindeki:

“Öyle korkunç yanıyor ki o ateş beynimizde,

Atlamak istiyoruz uçurumun dibine.”

Ay, o güzel dost, hüzünle gözler bizi, elimizi uzatırız, yağmurda yıkanan parlaklığı avutmak ister gönlümüzü, avunamayız, ah,avunamayız. Yüzümüzde çizgiler, yüreğimizin yaşlanmamasına hayıflanırız. Bir başınalığımızda kopkoyu gecenin bizi sarıp sarmaladığını hissederiz, gam buğulu gecenin. Yağmurlu ellerimizi geçirip saçlarımızdan, gözlerimizi açıp iyice, kalbimizin uçsuz bucaksızlığında yansımasını seyrederiz gecenin. Biliriz o boş şişeler neden sessiz, yüzyıllardır sessiz taşların yanında ve insan nasıl da bakar geceye gözünü kırpmadan uzun uzun. Pencereyi kapatsak da alırız yanımıza yağmuru, soğuğu, yatarız yanı başlarına. Yağmurlu düşler gelir sonra, güneş açar bazılarında, kaçamayız ki düşlerden, kaçamayız ki kendimizden, biliriz, kaçamayız, istesek de bazen derinden. İnsan en çok kendine şaşarmış, öyle diyor Karin Karakaşlı. Geçmiş, bir türlü atamadığımız acılı karanlık tül, atılır üzerimize, her yeni yara eski yaraları kanatır durur. Yorgunluk çöker üstümüze, “leylaklar çiçek açmış” dese de “Hişt, hişt” şarkısı, içimize sızar dikenli güllerin kanı. Her şeyi geride bıraktıran bir uykuya hasret, kapatırız gözlerimizi yeniden, “Yeniden Başlamalı” der Hüsnü Arkan.

Koyu mavi bulutların ardında güneş doğar elbet, yüreğimize de doğar, “karanlıkta bir ışık var, mor, mor, mor, leylaklar”.  Zeytin ağaçları düşer aklımıza, yaprakları hep dallarında, gölgesiz zeytin ağaçları. Biliriz, en çok bir ay sonra, incir ağaçlarının kemikli parmaklarından başgösterir yeşil umutlar. Derin bir nefes alırız, başımız doğan günü karşılayan serin pencerede, gözlerimizde yıldız taneleri, bilmeyiz neden, neden. Kayaların arasından süzülen bir tekne, bitimsiz bir mavilikte, süzülür düşlerimizde, bakışır altın hüzmelerle. Gözlerimizde hüzmeler, bir tarafta güneş, bir tarafta ay.