Sizin öykü tanımınız nedir, niçin öykü yazıyorsunuz?

Öykünün tanımını tam olarak bilmiyorum, benim de bir öykü tanımım yok maalesef.  Belki öykünün fiziksel özellikleri üzerine, işte kısalığı, katmanları, örgüsü üzerine bir şeyler söyleyebilirim ama sorunuzun bu cevabı beklediğini sanmıyorum.

Ben yazdığım metinlerin öyküye dönüşmesine sonradan tanıklık etmiş biriyim. Neden öykü yazdığıma dair de bir fikrim yok. Bir gün bir baktım, yazdığım şeyler öyküye dönüşmeye başlamış. Ben de yayımlanması için bir yerlere göndermeye başladım. Belki, yine fiziksel özelliklerden yola çıkarsak roman yazamadığım için öykü yazıyorum, diyebilirim. Buradan bir türü yüceltme, diğerinin değerinden çalma gibi bir anlam çıkmasın. Sadece zaman, süreklilik ve disiplin açısından öykü yazdığımı, yazabildiğimi düşünüyorum. Belki bir de yetenek. Romancılar bana pinpon toplarını kaybeden, sonra aniden ortaya çıkaran sihirbazlarmış gibi geliyor hala.

Sizden önceki dönemin öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz, etkilendiğiniz isimler var mı?

Dönemlere ayırma / ayrılma matematiğini bilmiyorum. Gerçekten bu konularda çok bilgim yok. Etkilendiğim çok isim var, öykücüler, müzisyenler, romancılar. Aklıma gelenleri aklıma gelme sırasıyla yazayım; Niyazi Zorlu, Helîm Yusiv, Borges, biraz Cortazar, Sadık Hidayet, rengârenk anlatımı ve coşkusuyla Melayê Cizîrî, bize gerçekten anlatacak hiçbir şey bırakmamış olmasıyla Shakespeare, sükûnetiyle Mihemed Şêxo, belki Beydeba, kesinlikle Chesterton, Wells ve Stevenson.

Bugünün öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bugünle ilgili her şeyi çok cüretkâr ve aceleci buluyorum. Bugünün öykücülüğü de bundan azade değil.

Günümüzde öykücü olmanın sorunları nelerdir?

Günümüzde öykücü olmanın bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Belki, bir önceki soruya verdiğim cevaptan yola çıkarsam cüretkârlığı ve aceleciliği bir sorun olarak görüyorum.

İlk öykünüz nerede ve ne zaman yayımlandı?

Notos’ta, 2012 yılında. Benim için gerçekten çok cesaretlendirici olmuştu.

Ne anlatmak mı nasıl anlatmak mı?

Anlatmak. Hatta anlatmak bile değil. Yazmak. Güzel defterlere, mavi mürekkepli kalemlerle yazmak, aklıma ne gelirse, ne olacağını, nereye varacağını, kimin okuyacağını, kimin beğenip beğenmeyeceğini zerre umursamadan. Aklıma iki tane yazma nedenim geliyor. Bir, bir başıma kaldığımda yapabilecek daha eğlenceli bir şey bulamıyorum. İki, sayfalarca sayfalarca karalama yapmadan yazı yazdıktan sonra o sayfaları hızlıca çevirip izlemekten büyük keyif alıyorum. Evet, anlatmak. Yazmak.

Toplumsal, sosyolojik ve kültürel gelişmeler öykücülüğünüzü nasıl etkiliyor?

Etkilemiyor galiba. Bunu büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bu olumlu ya da olumsuz gelişmeler yazarken pek ilgimi çekmiyor.

Öykü türünde ısrarcı mısınız yoksa başka türlerde yazmayı denediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?

Uzun zamandır üzerine notlar aldığım bir konuyu bir tiyatro oyunu olarak yazmaya çalışıyorum. Neden tiyatro oyunu olduğuna dair bir fikrim yok ama kafamdaki hikâyenin canlı olarak sürekli yeni birilerine sahneden anlatılması fikri cazip geliyor galiba. Sanki ölü olmayan bir edebiyat / sanat kanalı gibi.

Bunun dışında da yine kafamda evirip çevirdiğim bir konu ve bu konu etrafında karakterler var. Onları da belki bir roman çevresinde tartışmak, düşünmek istiyorum. Umarım yapabilirim.

UĞUR NAZLICAN; 1980’de Diyarbakır’da doğdu. TED Ankara Koleji’ni ve Galatasaray Üniversitesi’ni bitirdi. Londra Middlesex Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Gökçe’yle evli. Nehir ve Ali’nin babası. İzmir’de yaşıyor. Zeytincilik yapıyor. Kısa öyküler yazıyor. İlk kitabı Bir Dükkânı Beklemek Temmuz 2018’de Yapı Kredi Yayınları’ ndan çıkmıştır.