Sizin öykü tanımınız nedir, niçin öykü yazıyorsunuz?

Öykü; hayal ile gerçek, hayat ile kurmaca arasında duran hassas bir terazidir. Öyküde anlatılan bir bakıma aynada gördüklerimizdir, bakışımızdan yansıyan suretin suretidir. Öykü bir kopuş, bir arayıştır benim için. Neden öykü yazıyorum; kendimi en iyi böyle ifade edebiliyorum. Yer kabuğu üzerinde yaşarken, gördüğüm, duyduğum, bildiğim, tanık olduğum, maruz kaldığım, mahkûm olduğum bu zamana, mekâna, insana ve etten kemikten gövdeye kelimeler, cümleler vasıtasıyla bir çentik atıyorum, belki de kanatmak, anlamak, hayatı anlamlandırmak için yazıyorum.

Sizden önceki dönemin öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz, etkilendiğiniz isimler var mı?

Benden önceki derken ben kendimi 1950’ler öykücülerine, ustalara yakın buluyorum. O dönemin ruhunu, insanını, toplumsal dönüşümünü yakalayan yazarları okumak her zaman tarifsiz bir keyif veriyor, öyküler adeta ders niteliğinde. O dönemden Sait Faik, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Demir Özlü okumak güzel hisler uyandırıyor, ilham veriyor yazarken. Ayrıca Füruzan, Haldun Taner, Erdal Öz, Cemil Kavukçu, Murathan Mungan dönüp dönüp okuduğum öykücülerden.

Bugünün öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün öyküye umutla bakıyorum ancak bir yazar kalabalığı söz konusu maalesef. İyi öyküler gözden kaçıyor çoklukla. Son yıllarda öykü yazımında gittikçe artan bir ivme var. Sayı olarak artışın yanında nitelik olarak aynı yükselişi göremiyorum. Öyküde yenilik arayışı, biçimsel denemeler, metinlerarasılık, post modern anlatımlar görüyoruz ama bunun yanında tek tipleşme hâkim durumda. Bütün kitaplar aynı ağızdan yazılıyor gibi. Çok öykü kitabı basılıyor ne mutlu ki, ancak bunların çoğunluğunun vasatın altında olması ayrıca üzerine düşünülmesi gereken bir durum. Ama zaman her şeyi gösterir, iyi öykücülerin edebiyatın verimli yatağını bularak kalıcılı olacağına inanıyorum. Öykü kitaplarında ben özellikle çağımızın, küresel dünyanın, bu toprakların kokusunu, zamanın ruhunu hissetmeyi seviyorum. Öykü yaşayan bir organizmadır, içinde bulunduğu toplumun sosyal, siyasal ve kültürel hayatını içinde taşır. Öykücü yaşadığı dönemin ruhunu yakalamalıdır yoksa kaybolur gider.

Günümüzde öykücü olmanın sorunları nelerdir?

Öykü ile ilgili duygusal ve düşünsel sorunlarım var. Daha iyi öykü yazmak, çağa ayna tutmak ve dil üzerine düşünmekten başka bir amacım yok. Şahsi olarak zaman sorunu yaşıyorum. Maalesef memleketimizde yazar olarak hayatını idame ettirebilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmediği için çalışma saatleri dışında okumak ve yazmaktan başka bir şey yapmıyorum. Yazarlık biraz bencillik, çokça yalnızlık gerektiriyor benim için. Bireysel bir direnme biçimi öykü yazmak. Yazarak içimde biriken, aklımı meşgul eden, yüreğime dokunan, merakımı kurcalayan, ruhumu örseleyen günümüz meseleleri üzerine düşünüyorum. Yazarak bu tuhaf dünyaya, bu zavallı varlığıma, bu saman alevi hayata katlanmaya çalışıyorum. İyi öykü yazmanın peşindeyim. Oysa pek çok genç yazar ve yazar adayı nasıl daha çok tanınırımın, popüler olurumun peşinde. Keşke nasıl daha iyi öykü yazarım üzerine kafa yorsalar, çağı anlamaya çalışsalar ve birazcık kitap okusalar bence günümüz öykücülüğü önemli bir ivme kazanır.

İlk öykünüz nerede ve ne zaman yayımlandı?

İzmir’de sadece dört mevsim çıkan bir dergide çıktı ilk öyküm. Benim için yeri bambaşkadır ‘Kibrit’ dergisinin. Beş yıl oldu sanırım.

Ne anlatmak mı nasıl anlatmak mı?

Öykü yazarken ne anlattığın birincil önemde olmakla birlikte nasılını düşünmeden bir öykü, sağlam bir öykü olmaz kanımca. Öykü çağa, zamanın ruhuna, dünyaya, yaşadığın coğrafyaya, bulunduğun şehre, bu topraklarda hayatını idame ettirmeye çalışan, direnen, ayakta kalan insanlara, ötekilere yaslanmalıdır. Elbette vicdana, eşitliğe, derde, toplumsal sorunlara, travmalara, savrulmalara, kopuşlara, kayıplara dair bir şeyler yazarken söylediğini nasıl söylediğin de önemlidir. Eğer öykücü sağlam bir dile sahipse istediği her şeyi yazabilir diye düşünüyorum. Dolayısı ile yazarın dil üzerine kafa yorması da önemlidir. Borges ustanın dediği gibi ‘Yazar dildir.’

Toplumsal, sosyolojik ve kültürel gelişmeler öykücülüğünüzü nasıl etkiliyor?

Bütün bu saydıklarınızdan etkilenmeden, üzerine düşünmeden, maruz kalmadan öykü yazılabileceğine inanmıyorum. Pencere kenarından öykü yazmadım hiç. Sokağın havasını solumak, yollarda yürümek, şehrin kalabalığına karışmak, tenhalarda kaybolmak, caddelerin tozunu yutmak, kırsalın havasını almak, şehrin yüreğinde adım atmak gerekir. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki insan olarak artık şaşırmıyoruz, utanmıyoruz, hatırlamıyoruz, tek yaptığımız şey unutmaya çalışmak. Unutmak bir meziyet halini aldı. Toplumsal hafızamız siliniyor. Bireysel olarak yaşadığımız her şey zamanın ve coğrafyanın gölgesini, lekesini, acısını düşürüyor hayatımıza ve elbette ki edebiyata ve öyküye. En azından ben böyle düşünüyorum. Uzayda yaşamadığım için her şey öykünün içine sızıyor, yeter ki iyi anlatılsın, estetik bir kaygı güdülsün ve sağlam bir dille kurulsun. Vicdan ve vefa ile öykü yazıyorum.

Öykü türünde ısrarcı mısınız yoksa başka türlerde yazmayı denediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?

Öykü ilk göz ağrısı elbette. Öykü yazmayı seviyorum. Öykü yazarken kendimi daha iyi hissediyorum, daha özgür, daha güçlü hatta. Ama başka türlerde deniyorum elbet. Yazarlık böyle bir şey belki de. Kelimelerin, cümlelerin, yarattığın kahramanların peşine düşmek gerek. Onlar nereye götürürse korkmadan gitmeli bence. 

POLAT ÖZLÜOĞLU, İzmir’de doğdu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nde okudu. Çeşitli dergi, internet mecraları ve gazetelerde öyküleri yayımlandı. 2015 yılında ilk öykü kitabı Günlerden Kırmızı ve  2017 yılında ikinci kitabı Hevesi Kirpiğinde, NotaBene Yayınları’ndan çıktı. 2019 yılında ise yeni öykü kitabı “Peri Kızı Af Buyrun” Can Yayınları’ndan yayınlandı.

Sosyal medyada Polat Özlüoğlu :