Sizin öykü tanımınız nedir, niçin öykü yazıyorsunuz?

Öykünün sözlü kültür geleneğimiz olan hikâyeden ayrıştırılması benim için önemli. Hikâyeler dinlemek ve anlatmak bizim kültürümüzde çok kadim ve değerli bir yere sahip. Bir edebi tür olarak öykü ise hikâyeden yola çıkıp onu dilin ve hayal gücünün sınırsız olanaklarıyla yeniden biçimlendirme fırsatı veriyor bize. Ben hikâyelerle sarılmış bir çocukluk geçirdim, sonra okuduğum kitaplar ve yaşantım zihnimde bazı şeyleri yeniden yapılandırmaya, şekillendirmeye itti beni. Neden yazdığıma hâlâ tam bir cevap veremem. Bir dürtü bu; bazı hikâyeler bitmiyor bende, onları yazmak ve bende uyandırdıkları hisleri başkalarına da geçirme ihtiyacı duyuyorum.

Sizden önceki dönemin öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz, etkilendiğiniz isimler var mı?

Öykü dünyasını çok erken yaşta, çok değerli isimlerle keşfettim. Selçuk Baran’ın Kış Yolculuğu ve Nazlı Eray’ın Hazır Dünya’sı şimdi bile asla eskimeyen, dil anlamında bize çok şey öğreten metinler. Bu öykülerin içindeki dünya çok büyülü ve aynı zamanda çok gerçek. Vüs’at Orhan Bener, Dost Yaşamasız’ı ile beni alt üst etmişti. Onun en acımasız şeyleri anlatırken kullandığı soğukkanlı dili Marquez’e çok benzetirim. Yine çok benzer bir dili kullanan Sevgi Soysal var sonra. Hayatımda okuduğum en komik ve en sarsıcı kadın hikâyesidir Tante Rosa. Bu isimler bana edebiyatı sevdirdi; öykü dünyamı, öyküye bakış açımı şekillendirdi. Onları keşfettiğim ve dünyalarına girebildiğim için çok mutluyum.

Bugünün öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok çeşitli ve sayıca zengin metinler üretiliyor. İçlerinde tanışma fırsatı da bulduğum, yaşıtım olan çok insan var. Bunlardan Banu Özyürek’in öykülerini ayrı bir yere koyuyorum. Dil anlamında özgün bir kalemi var Banu’nun. Yazarken metinle nasıl başa çıkmaya çalıştığını okura anlatması, büyük ve özel bir cesaret gerektiriyor. Aynı cesareti karakterlerini oluştururken de gösteriyor. Bunun dışında sevdiğim ve sevmediğim metinler var; çağdaşlarımı mümkün olduğunca iyi takip etmeye çalışıyorum. Okurken en çok sıkıntıya düştüğüm metinler, bana bir fikri dayatan, politik doğruculuğu ile edebiyattan uzaklaşan metinler. Bir yazarın görevi gerçekleri yazmak değil, genel doğruyu okura öğretmek, onu eğitmek de değil. Fakat maalesef okuduklarım içinde bu dayatmayı barındıran metinler hayli fazla.

Günümüzde öykücü olmanın sorunları nelerdir?

Sadece öykücü olmak değil ama edebiyatla uğraşmanın sıkıntıları bunlar. Geçmişten bugüne gelen en büyük sıkıntı, sadece edebiyatla uğraşamamak, bu yolla geçiminizi sürdürememek. Bir diğeri yazdıklarınız hakkında nitelikli eleştiri yazılarının az yazılıyor ya da yazılmıyor oluşu. İyi ve nitelikli eleştiriye, yazarın kendi metnine bir başka gözle bakmasını sağlayacak yazılara ihtiyaç duyuyorum. Bu sadece kendi yazdığım metinler için geçerli değil. Bir kitabı okuduktan sonra onunla ilgili iyi bir eleştiri metni okumak istediğimde kitap tanıtımını aşmayan romantik yazılarla karşılaşmak okur olarak sıkıntısını çektiğim bir durum.

İlk öykünüz nerede ve ne zaman yayımlandı?

Mart 2012’de Varlık dergisinde yayımlandı: İbraham Kim?

Ne anlatmak mı nasıl anlatmak mı?

Bu soruyu şöyle bir örnekle belki daha iyi cevaplarım. İlk kitabım Dış Kapının Mandalı’nda çocukluğumdan beri dinlediğim hikâyelerdi beni yazmaya iten. Bunların çoğu taşrada geçiyordu; bunun bir risk olduğunu biliyordum çünkü okuduğum taşra öykülerinde yazarın modern, şehirli sesi karakterlerini ve ortamı şiirsel bir dille anlatma hatasına düşüyor, ortaya çıkan metinler taşra güzellemesinden öteye gitmiyordu. Halbuki Vüs’at Orhan Bener’in taşrasında böyle değildir işler. Karakterler güzellikleri ve çirkinlikleriyle canlı kanlı önümüzdedir; dil sade aynı zamanda vurucudur. Dolayısıyla ne anlattığımız oldukça önemli ama nasıl anlatacağımızı bilmezsek hiçbir işe yaramıyor.

Toplumsal, sosyolojik ve kültürel gelişmeler öykücülüğünüzü nasıl etkiliyor?

Farkındalığın yarattığı huzursuzluk rahatsız edici. Adalet duygusunu ve barış dolu bir dünyaya olan inancı paramparça eden haberler hiç durmadan üzerimize yağıyor. Bunlarla yazarak başa çıkabileceğimi düşünmüyorum; daha önce de belirtmiştim, bir yazarın görevi gerçekleri yazmak değil, genel doğruyu okura öğretmek, onu eğitmek de değil. Ancak beni çok sarsan bir olayın kahramanı yazmak istediğim bir öykünün karakterine dönüşüveriyor bazen. Küçük Prens’in Büyük Acıları öyküsünde Deniz Gezmiş bu şekilde var oldu mesela.

Öykü türünde ısrarcı mısınız yoksa başka türlerde yazmayı denediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?

Yazmaya film ve drama eğitimi alırken tiyatro oyunları ve film senaryoları ile başladım. Uzun yıllardır öyküden başka bir tür üzerine çalışmıyorum. Ancak ikinci kitabı yazarken şöyle bir durum yaşadım. Üzerinde çalıştığım bir hikâye vardı, ben onu bir öyküye dönüşeceği sanısıyla yazmaya başlamıştım ama yazarken onun bir romana doğru yol aldığını fark ettim. Şu ara fırsat buldukça onunla ilgili notlar alıyorum.

ARZU UÇAR, 1984’te Uşak’ta doğdu. Marmara Üniversitesi Matbaa Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans öğrenimini Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Bölümü’nde tamamladı. Öyküleri; Varlık, Sözcükler, Duvar dergilerinde ve BirGün Pazar’da yayımlandı. Dış Kapının Mandalı ile 2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Bir Küçük Delilik yazarın Eylül 2019’da İthaki Yayınları’ndan çıkan son kitabıdır.

Sosyal medyada Arzu Uçar: