Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatlerinde ziyaret ettiği galerilerde gördüğü Yunan ve Roma dönemi eserleri ile Osmanlı İmparatorluğunda da ilgi duyulmaya başlayan arkeolojik eserler, Osmanlı’nın gerçek anlamdaki ilk müzesini ortaya çıkaran sürecin ateşini de yakmıştır. Müze-i Hümayun diye adlandırılan ve bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak bildiğimiz Türk tarihinden izler taşıyan Çinili Köşk, eski Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) Mektebi binasında bulunan Eski Şark Eserleri Müzesi ve Türkiye’deki ilk müze binası olan Arkeoloji Müzesi binalarından oluşan kompleksin ilk adımları Müze-i Hümayun’da atılmıştır.

Müze-i Hümayun yani “İmparatorluk Müzesi” adını taşıyan ilk yapı aslında daha önce anlattığımız üzere Aya İrini’de bulunan koleksiyonun bir bölümüydü. Ancak Aya İrini’de yer darlığı söz konusu olunca, koleksiyon 1880 senesinde önce Çinili Köşk’e taşındı. Bundan sonra arkeolojik kazılara duyulan merakın artmasına bağlı olarak eser sayısı sürekli çoğalmış ve Osman Hamdi Bey’in çıkardığı ve bugün bile müzenin en önemli parçaları olan lahitler yeni bir müze binasına ihtiyacı ortaya çıkarmıştır.

1881 yılında Müze-i Hümayun’a müdür olan Osman Hamdi Bey’in keşifleri ile sürekli büyüyen koleksiyon için, Çinili Köşk’ün karşısına, dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından yeni bir bina yapılır. 1891 yılında açılan ve üzerinde “Eski Eserler Müzesi” yazan bu binaya 1903 ve 1907 yıllarında iki ek bölüm daha yapılır. Son eklemeler ise 1969-1983 yılları arasında olacaktır. Yine Çinli Köşk’ün yanına Osman Hamdi Bey tarafından bir de sanat akademisi inşa ettirilir ki dünyadaki bütün büyük müzeler o dönemde aynı zamanda akademidir. Zaten Müze-i Hümayun için yapılan müze binası da tüm dünyada olduğu gibi Yunan-Roma tapınaklarını andıran bir mimaride inşa edilir.

Osman Hamdi Bey, bürokratik bir aileden gelen; Fransa’da aldığı hukuk eğitimi kendisini mutlu etmediği için resim derslerine yönelen ve İstanbul’a geldikten sonra Avrupa ile iyi ilişkiler kurulmasında oldukça önemli bir rol üstlenen kültür kurumları ile yakından alakadar olan bir bürokrattı. Bürokratlığı yanında iyi bir ressam ve arkeolog da olan Osman Hamdi, güzel sanatlar akademisini kurmuş, ilk müze binasını inşa ettirmiş, sayısız arkeolojik kazıda Osmanlı coğrafyasında serpilmiş eserleri gün yüzüne çıkarmıştır. Hazırladığı nizamnamelerle kazılardaki kuralları belirlemiş, eserlerin Avrupa’ya kaçırılmasını önlemeye gayret etmiş, halkı tarihi eserler hususunda bilgilendirmeye çalışmıştır.

Osman Hamdi Bey, Müze-i Hümayun’un başına geldiğinde eserleri gelişigüzel sıralanmaktan kurtarmış ve eserler hakkında birtakım bilgiler de vererek onları odalara dağıtmıştır. Salonlarda farklı bölgelerden gelen eserlere yer verir ve müzenin merkezine Avrupa’da olduğu gibi Yunan ve Roma eserlerini koymaz. Anadolu topraklarından çıkan medeniyetin izlerine de Mısır ve Suriye topraklarından çıkan eserlere de önem verir.

Özellikle Sayda lahitleri ortaya çıktıktan sonra bu eserlerin Çinili Köşk’e sığmayacağı kesin olduğundan, bu lahitler için yeni bir bina yaptırılması gündeme gelir. İçinde kütüphanesi, Avrupa’daki örneklerinde olduğu için alçı atölyesi ve bir de fotoğraf stüdyosu olan bu yeni “Lahitler Müzesi” 1891 yılında açılır. Binanın tasarımında lahitler içinde ayrı bir öneme sahip olan Ağlayan Kadınlar Lahdi model olur.

1889 yılına kadar İslami eserlerin Müze-i Hümayun koleksiyonunda yeri olmaz. Her evde bulunan İslami eserlerin toplanması en son akla gelmiştir çünkü Avrupa ile özdeşleşen eski eserler dışında kalan ulusal-dinsel simgelerin ve hala kullanılmakta olan “çağdaş” eserlerin müzelere girebileceği o zamana kadar düşünülmemiştir. Bunu düşünen ve açıklayan ise Osman Hamdi Bey’in yerini alacak olan Halil Edhem Bey olacaktır.

Türk müzeciliği askeri eserlerle başlayıp, antik eserlere duyulan yoğun ilgi döneminin ardından önce İslami eserlere, ardından bir süre daha askeri eserlere rağbet gösterecek ve her geçen gün artan arkeolojik eserler yeni müzelere ihtiyaç doğuracaktır. Tüm denemelerde Müze-i Hümayun, Türk müzeciliği için gerçek anlamda ilk müzenin kurulduğu yer olması bakımından her zaman önem taşımıştır ve taşıyacaktır da…

Bugünlerde yolunuz İstanbul Arkeoloji Müzelerine düşerse; müze binasına, mimarisine, tasarımına; aslında bir akademi olan Eski Şark Eserleri salonuna; tarihi bütün binalardan daha eski olan Çinili Köşk’e ve içinde bulunan Ressam Osman Hamdi Bey’in “Ab-ı Hayat Çeşmesi” tablosuna; bir müze deposu işlevi gören bahçesine; en son inşa edilen kısımlara ve Lahitler Müzesi olarak inşa edilen en büyük binanın içindeki görkemli merdivenlere, son olarak da muhakkak ilk müze kütüphanesi olan kütüphane bölümüne detaylıca göz atmalısınız. İşte Türk müzeciliği altın çağını buralarda yaşadı.