1948 yılının Haziran ayında bir gün, Kırklareli’nin Üsküp ilçesinin Jandarma Karakolu’na bir ceset getirildi. İki aydan uzun bir zaman önce öldürüldüğü anlaşılan cesedin kimliği ancak aralık ayında saptanabilecekti ama haziran ayında, öldürülen adamın geride bıraktığı çantanın içindekilerin fotoğrafı çekildi. Fotoğrafta özel eşyaların yanında, iki kitap görünüyordu. Biri Balzac’ın Modeste Mignon adlı romanıydı, fotoğrafta romanın ismi çok net görünmüyordu, diğerinin kapağındaysa bir Rus kilisesi çiziminin üzerinde açık seçik bir şekilde “Puschin, Eugen Onegin, Ullstein Verlag Wien” yazıyordu. Aleksandr Puşkin’in Yevgeni Onegin adlı şiir-romanının Friedrich von Bodenstedt tarafından 1854’te yapılmış Almanca çevirisinin 1946 baskısıydı bu kitap. Fotoğrafı çekenlerin bir masanın üstünde yarattığı mizansende, cinayet sırasında kırılan gözlük, fotoğrafın merkezine konan kitabın önünde duruyordu.

2 Nisan 1948’de öldürülen bu adam, Türkiye’nin ünlü yazarı Sabahattin Ali’ydi. Bulgaristan sınırından kaçarak ülkeyi terk etmek istemişti. Çünkü bir süredir yazdığı yazılar nedeniyle öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna inanıyordu. Bu yüzden onun sınırdan geçmesine yardımcı olması için biriyle anlaşmış, yanına az bir giyim eşyası, pipo, dolmakalem, not defteri, tıraş makinesi ve sadece iki kitap almıştı.

Katil savcılıkta verdiği ifadede, yazarla birlikte sınıra yakın bir yerde konakladıklarını, Sabahattin Ali’yi bu konaklama sırasında kitap okurken öldürdüğünü anlattı:

“Gürgen fundalıkları arasında bir yerde oturduk. Çantasını açtı, eline bir kitap aldı, ceketini yere serdi, kol saatini çıkarıp yanına koydu. Sırtüstü uzandık. Geceyi bekliyorduk. Elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafından yüzüne doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yere yıkıldı. Ağzından burnundan kanlar boşandı. Dikkat ettim. Hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.”

Babasının mesleği gereğince ilköğrenimini farklı illerde tamamladı. Daha sonra Balıkesir Muallim Mektebine kaydolarak ilk şiir ve hikâye deneyimlerini gerçekleştirdi. Ardından İstanbul Muallim Mektebine geçti ve buradaki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem’in desteğiyle Çağlayan ve Akbaba gibi dergilerde çalışmaları yayınladı. Öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Yozgat’ta bulunan bir ilkokula öğretmen olarak atandı. İlerleyen dönemlerde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yabancı dil eğitimi almak için Almanya’ya gönderilen öğrenci grubunda yer aldı. Almanya’da iki yıl kaldıktan sonra Türkiye’ye geri dönerek Bursa’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Aydın’daki bir okula Almanca öğretmeni olarak atandı. Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklu kalan Sabahattin Ali, ardından da bir toplantıda Türk devlet adamlarını yerdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı ve önce Konya Cezaevine gönderilip ardından da Sinop Cezaevine nakledildi. Bu dönemde memurluktan ihraç edilen Sabahattin Ali, görevine geri dönebilmek için Atatürk hakkında “Benim Aşkım” şiirini yazdı ve çeşitli devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de “Esirler” adlı oyunu kaleme aldı.

1935’te Aliye Hanım’la evlendi ve Filiz Ali bir çocuğu oldu. 1940’lı yıllarda ise “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı çeşitli tartışmalara neden oldu ve Nihal Atsız’ın “İçimizdeki Şeytanlar” adlı eseriyle karşılık buldu. “Kürk Mantolu Madonna” romanını ise ikinci kez askere alındığı dönemde yazdı. Sürdürdüğü yaşama yönelik olarak birtakım eleştirilere maruz kalan Sabahattin Ali, 1944’lü yıllarda Nihal Atsız’a açtığı hakaret davasını kazandı. İlerleyen dönemlerde ailesini Ankara’da bırakarak İstanbul’a geldi ve Aziz Nesin’le beraber “Markopaşa” adındaki mizah dergisini çıkardı. Derginin siyasi bir eğilime yönelmesinden sonra hakkında çeşitli davalar açıldı ve tutuklanmasına karar verildi. Yine bu dönemlerde “Sırça Köşk” adlı eseri Bakanlar Kurulu tarafından toplatıldı. Ekonomik anlamda zor duruma düşen Sabahattin Ali çevresinin de yardımıyla bir kamyon edinerek nakliyeciliğe başladı.

Hakkında açılan davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye’den ayrılmak istedi. Kendisine pasaport verilmeyince önce Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Daha sonra Üsküdar Paşakapısı Cezaevinden bir tanıdığının vasıtasıyla kaçakçı Ali Ertekin’le tanıştı ve Bulgaristan sınırına geçmek isterken öldürüldü. Kendisine kaçma girişimi için rehberlik eden Ali Ertekin, Sabahattin Ali’yi “milli hislerini tahrik ettiği” gerekçesiyle öldürdüğünü itiraf etti. İdam cezasıyla yargılanmasına karşın dört yılla hüküm giydi fakat kısa bir süre sonra serbest kaldı.

Edebi kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtan Sabahattin Ali, yaşamındaki farklılıkları eserlerine de yansıttı ve ağırlıklı olarak öykü türünde yazmasına rağmen romanlarıyla da ön plana çıktı. Romanlarında yaptığı uzun tasvirlerle sevgi ve aşk konusunu işleyerek Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan adlı romanları edebiyat dünyasına kazandırdı. Öykülerinde ise sevgi ve aşk konusu ile beraber kırsal kesim sorunlarına değindi.

Verdiği eserler Türk sinemasının çeşitli yapıtlarına konu oldu. Kuyucaklı Yusuf adlı romanı Milli Eğitim Bakanlığının ortaöğretim öğrencilerine tavsiye ettiği “100 Temel Eser” listesinde yer aldı.

Kürk Mantolu Madonna ise Almanca, Fransızca, Arapça ve Rusça gibi çeşitli dillere çevrildi. Romanın İngilizce çevirisi de 2016 yılında Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından yapıldı.

ÖYKÜ VE ROMANLARINDA BİÇİM/DİL

Sabahattin Ali’nin öykülerini sevmemizin sebebi, öykülerinde kullandığı sade dili. Asım Bezirci’nin yaptığı bir çalışmada Türkçe sözcük kullanım oranının %82 olduğunu tespit etmiştir. Klasik öykü biçimini koruyan Sabahattin Ali, nasıldan ziyade neyi anlatması gerektiğine yoğunlaşmıştır. Dili, yabancı sözcüklere, şive ve ağızlara kapalı, herkesin anlayabileceği şekildedir. Cümleleri genelde kısa ve anlaşılırdır. Betimlemeleri ve sıfat kullanımı kısıtlıdır ki bu da okuyucuyu içine çekme açısından önemli bir noktadır. Klasik öykü biçiminin dışına çıktığı zaman daha çok kara mizah ya da masalsı anlatımıyla karşımıza çıkmaktadır.

Olayları olduğu gibi aktarıyor olması, Sabahattin Ali’nin, insanın iç dünyasına inmesini engellediğine dair yorumları doğurmuştur. Oysa şaşırtıcı olayların arasında karşımıza çıkan bir sahneyle insanın iç dünyasını anlamamızı sağlayabilir.

Sabahattin Ali, dış’a bakan, iç’i dışta arayan bir sanatçı. Ona göre hikâyede psikoloji şu olmalı; insanın iç dünyasını, dışa vuran yaşantısıyla göstermek. Fakat bu güç bir iş. İç hayatı dışa vuran davranışlarla vereyim derken, yalnız dış’ta kalmak tehlikesi var. Sabahattin Ali, bu tehlikeyi sezmiş olacak ki her zaman ruhu yansıtmanın güçlüğünü, bizi toplum sorunları üzerinde düşündürmekle gidermeye çalışıyor. Onun hikâyeleriyle çok kez bir psikolojiye varamıyorsak da belli sorunlarla karşılaşıyor, bunlar üzerinde düşünmek fırsatını buluyoruz. Ona göre, sanatçının amacı insanları yükseltmektir.

Şüphesiz çevreye dönük bir hikâyeci. Gözlemlerine kendinden fazla şeyler katmamak isteği de oldukça güçlü. Hikâyelerinde hep kendini uzak tutmaya çalışıyor. Hikâyelerinin dışında kalıyor. Olayın akışını durdurup duygularını dile getirdiği yok. Kaygısı bireysellikten kaçınmak. Ona göre, gerçek sanat, sanatçının kendini silip çevreyi verebildiği zaman başlar.

Sık sık toplumsal sorunlara dokunuyor. Ama çoğu yol üstü, ayaküstü toplanmış olaylar, gezi izlenimleri hissini veriyor. Hikâyeci bunları fazla işlemeden anlatmaya çalışıyor. Gerçekçiliği de buradan geliyor.

Sabahattin Ali’nin romanları ise sayıca az ama değerce ağır basan romanlar. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan en başarılı romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: ikisi de hem çerçeve, hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri, bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor, öbürü küçük bir aydın topluluğunu canlandırıyor.

Hikâyelerinde her zaman veremediği ‘iç’i romanlarında verebiliyor. Olayların bütün olanaklarından faydalanarak okuyucunun soluğunu olayın seyriyle ayni tempoda tutuyor. Hem olaylarına, hem duygularına hâkim.

Sabahattin Ali’nin kişileri çevrelerinin ürünüdürler. Çoğunu ortak yanı şu; İradesizlik. Kişilerde ortak olan ikinci yan ise topluma karşı içten olmadıkları halde, kendi kendilerine karşı içtendirler. Kişiler kendi kendileriyle hesaplaşır, davranışlarının hesabını yaparlar Kişilerin psikolojisi onun romanlarında yaşattığı çevrenin ruhuna götürür.