“Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm.”

Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli

İnsansoyunun politik tarihi, özünde bir “direniş tarihi”dir. Her çağın politik yaklaşımları; direniş kültürü, direniş biçimleri, direniş estetiği ya da direniş etiği ile belirlenir. Otoritenin tavrı hemen her çağda benzerlik gösterirken –yani yaygın söylem ve yaygın kanaat yoluyla mutlak bir iktidar tesis etmek gibi kaba bir yöntemden bahsediyoruz−, mutlak güce karşı durmanın, karşı söylem ya da karşı eylem geliştirmenin pek çok farklı yolu vardır. Gelgelelim “direniş”, yalnızca politik kültüre indirgenemez; zirâ direnmenin etik ve estetik atamaları son derece belirgindir. Otoriter tavrın etik ve estetik atamalarından bahsedilemez, çünkü o salt politiktir. Salt politik bir hücumu, salt politik bir direnişle savuşturmak mümkün olamayacağından; direnişin etik ve estetik yükümlülükleri vardır. Bu yazıda bahsi geçen “ölüm orucu” ya da “açlık grevi” de bu çerçevede güzel bir örnek teşkil edebilir. Çünkü bu türden bir direniş, karşılıklı bir etik davet ve şiddeti geriye bırakan estetik bir duruş hâlidir. Bütün bu çerçeve ise politik bir konsepttir.

Öncelikle, yakın politik tarihimizde sıkça örneklerine rastladığımız “ölüm orucu” ya da “açlık grevi” eylemleri tarihte izlerine çokça rastlanabilir bir direniş biçimi olmakla birlikte; 20. asrın politik çıkmazında çok daha sık başvurulur bir refleks hâline gelmiştir. Gerek Türkiye’de ve gerekse bütün dünyada pratik bir alan kazanan açlık grevleri ya da ölüm oruçları, politik olarak son çare olarak görülmektedir. Türkiye’de ilk kez şâir Nâzım Hikmet, tutsaklığı zamanında, 1950’de bireysel olarak açlık grevine başladı – ve Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet gibi bazı diğer şâirler de sembolik olarak greve destek verdi. Bundan sonra da birçok kez, ağır cezaevi koşulları, işkenceler, tecrit vb. gereçelerle, birçoğu kitlesel açlık grevleri ve ölüm oruçları (1984, 1996, 2000, 2012 ve yakın tarihler) birçok kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Gelgelelim yine geçtiğimiz yüzyılda ve yakın tarihte, Sovyetler’de, İngiltere’de, İrlanda’da, Küba’da ya da Bolivya’da kitlesel ya da bireysel açlık grevleri ve ölüm oruçları yapıldı. Tüm bu eylemler içinde en çok ses getiren örneklerden birisi Mahatma Gandi’dir – ki Gandi’nin şiddetsizliğe vurgu yaptığı ve büyük bir toplumsal alan bulduğu bu direnişi bugün için en iyi referanslardan birisi olarak görülebilir.

Yakın tarihimize dair bu örneklerle beraber, yazılı tarihteki ilk açlık grevi olarak bilinen ve Tiberius Roması’nda (MS 1. Yüzyıl), İmparator Tiberius’un yakın arkadaşı Nerva tarafından gerçekleştirilen açlık grevi, bizim bu yazıdaki odağımız olmalıdır. Nerva, yakın arkadaşı Tiberius’un baskıcı politikasına ve yaygın işkence, zulüm ve cinayetlere karşılık olarak başlattığı açlık grevi ile ve ölümüyle nihayetlenecek bir oruç vasıtasıyla, Tiberius’un etik dikkatini çekmeyi amaçlamakta görünmektedir. Bu oldukça iyi bir örnektir; açlık grevi kitlesel değil bireyseldir ve otoriteye en yakın kişi tarafından gerçekleştirilmektedir. Arkadaşının olası ölümü, Tiberius’un sarsılıp kendisine gelmesine yol açacağından, Nerva’nın gerçekleştirdiği bu eylem, gerekçeleri itibariyle politik lâkin sonucu itibariyle etiktir. Yani Nerva’nın orucu, Tiberius’u politik zeminden etik zemine davet etmektedir. Yine bu direniş pratiği, politik ve etik olmasının yanında, her türden şiddeti bertaraf ettiği için estetiktir de. Nerva örneği, açlık grevi ya da ölüm orucu için referans alınması gereken bir pratiktir. Yaşam ve ölüm arasındaki diyalektikte, etik yükümlülük ancak bu kadar arı ifade edilebilir: Nerva, yaşamın ve ölümün sınırlarını Tiberius’a anımsatmaktadır. Açlık grevinin ya da ölüm orucunun da nihaî ereği budur, bu olmalıdır.

Gelgelelim pek yakın tarihimizdeki açlık grevi ve ölüm orucu örneklerini; sözgelimi politik kararları etik bir gözden geçirmeye davet eden Semih Özakça’yı ve Nuriye Gülmen’i ya da hâfızamızda çok daha taze olan ve taleplerini, etik ve yaşam hakkına, insan onuruna saygı çerçevesine oturtan Leylâ Güven’i bu çerçevelerde; yani yaşam ve ölüm arasındaki politik alanın etiğe terkedilmesi gerektiği anafikrinde düşünmek gerekir. Nerva’dan Nâzım Hikmet’e, Gandi’den Semih’e, Nuriye’ye, Leyla’ya kadar; Roma’dan İrlanda’ya, Türkiye’den İngiltere’ye, Küba’ya, Bolivya’ya kadar; onurlu bir direnişin tarihini, yalnızca politik içerikleriyle değil, etik ve estetik kaygılarıyla da okumak zorundayız. Bir eylemsizliği ve vazgeçişi öngeren bu direniş pratiği, zannedildiğinin aksine bir “teslim oluş” değil, politik özneyi etik alana davettir. Dolayısı ile burada “politik kâr/politik zarar” kavramları geçerliliğini yitirir; bugün içine düştüğümüz temel yanılgı da budur: Açlık grevi ya da ölüm orucu, politik bir getirinin peşinde değil, etik ve estetik alanların genişletilmesinin ve yaşam ve ölüm arasındaki diyalektiğin altını çizmenin peşindedir. Bütün bu içerikle; tüm politik dövüş biçimlerinin aklıselim ve lâkin açlık grevinin ya da ölüm orucunun aklıselimden uzak olduğunu düşünmek ve bu konuda inatçı davranmak, kötü ve talihsiz bir tarihsel okumadan ileri gelir. Yaşam, ölüm ve insan onuru salt politik olamaz ve değildir.

Öyle ise; selam olsun, etiğin ve estetiğin ince görüsünden seslenenlere; kaba politiği aşanlara ve en yüce erdemi, yani yürekliliği seçenlere…

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,
Camus yâr, Nietzsche yardımcınız olsun.