Kafka’nın Dönüşüm adlı başyapıtını hemen herkes bilir. Hani “Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş buldu.” diye insanda dehşet uyandıran bir cümleyle başlayan eser. Kafka’nın modern toplumu aile üzerinden eleştirdiği metaforik romanı 1915 tarihli fakat etki gücünü hâlâ yitirmedi. İnsanların kokuşmuş, çürümüş sisteme uyduğunda kabul görüp ödüllendirildiği, uymayıp sistemi reddettiğindeyse ötekileştirilip cezalandırıldığı durum, tüm zamanlar için geçerli, ne yazık ki.

Romanın bir yerinde sözcüklerle bir sahne canlandırmıştır Kafka okurunun zihninde. Kahramanımız, bir böcektir artık. Bu sahne değerlerle bağını koparmış bir toplumda, ayakta kalma mücadelesi veren temiz bireylerin kaçınılmaz yazgısını dile getirir sanki.

Gregor’un kız kardeşi, “Damak zevkini sınamak üzere, tam bir seçki getirmişti ona, hepsini eski bir gazetenin üzerine yaymıştı. Yarı çürümüş sebze vardı; akşam yemeğinden artmış, donmuş beyaz sosla sıvanmış kemik vardı; birkaç parça kuru üzümle badem; Gregor’un iki gün evvel yenmez ilan ettiği peynir…” Gregor, “İştahla peynire yumuldu, bütün diğer yiyecekler içinde onu derhal ve kuvvetle çeken, o olmuştu. Art arda lokmalarla ve tatminden gözleri yaşararak peyniri, sebzeyi ve sosu mideye indirdi; taze sebzelerden ise tat alamadı, kokularına bile katlanamıyordu, hatta yemek istediği şeyleri onların biraz ötesine sürükledi.“

Yazarın kahramanına temiz ve taze yemekleri reddedip çürümüş, bayat yemekleri iştahla yedirdiği bu sahne, içinde yaşadığımız toplumu düşündüğümüzde sanki kurgusal bir anlatıdan alıntılanmamış da gerçekliğin nesnel bir tutumla hakkının verildiği bir metinden not edilmiş gibi.

Temiz, taze olanı reddedip bayat, çürümüş olanı tercih eden koca bir toplumsal sistem, eğitimden siyasete, dinden ekonomiye kadar her toplumsal alt sistemde, hem de gözle görünür çıplaklıkta, hem de her gün, defalarca karşılaştığımız insan yaşantılarında, olayda, durumda.

“Temiz ve taze olan”ı, olanları, olma potansiyelini öğüten değirmen. Kirli, bayat, kötü, riyakâr, yanlış, yüzeysel, basit, sahte, bencil, kokuşmuş olana rağbet insana, döneme, zamana, duruma özgü, konjonktürel de değil, aksine, yaygınlığı ölçüsünde kurumsallaşmış davranış örüntülerinden oluşuyor. İstisnaî olsa; sistemin alt sistemlerindeki bir durum, toplumsal yapının unsurlarından birinde gözlemlenmiş bir olay olsa, kaza hükmünde ele alınıp mücadele verilebilir. Söz konusu durum, kültürdür artık, toplumun yeni doğan üyelerine gösterdiği, sunduğu davranışsa kültürün bir parçasıdır, kültüreldir, ailelerin çocuklarına sosyalizasyon süreci içinde öğrettiği de budur, dışarı çıkıldığında toplumsal onay ve destek bulan da budur. Bu topraklarda “temiz ve taze olan”, tek tük, yalnız, cılız ve güçsüzdür, suya rengini veren değildir.

Her şeye rağmen iyi, doğru ve güzel işler yapan, vicdan sahibi insanların, dikiş tutturamadığı, her gün yıpratıldığı, her türlü baskıyla un ufak edildiği bir coğrafya haline geldi bastığımız topraklar. Gün geçmiyor ki işini severek, içtenlikle ve iyi biçimde yapan, doğru insanların canının yanışına tanık olmayalım. İlk basımı 1973’te yapılan Demirciler Çarşısı Cinayeti romanının giriş bölümünde Yaşar Kemal, “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.” der. 

16. yüzyılda İngiliz Gresham, kendi adını taşıyan bir yasa ortaya koyuyor. Gresham Yasası’na göre “Bir ülkede iki çeşit madeni para tedavüldeyse kötü para, iyi parayı piyasadan kovar.” İyi paranın kötü parayı kovduğunu söyleyen Gresham Yasası’nın sosyolojik gerçeklik haline gelişine tanıklık ediyoruz.  

Yanılmıyorsam yaşadığımız gerçekliğin sosyoloji literatüründeki kavramsal karşılığı, toplumsal çözülme. Sosyolojik olarak toplumsal çözülme, toplumsal yapı, ilişki ve değerlerin zayıflamaya, hatta bağlayıcı olmaktan çıkmaya başlaması ile baş gösteriyor. Bu durumda, toplum artık işleyen bir bütün olma özelliğini kaybetmiş ve toplumsal ilişkiler, iyice gevşemiştir. Toplumu ayakta tutan inanç ve değer sistemleri etkinliklerini yitirmiş, toplumsal kurumlar yeni norm ve değerlere uyum sağlayamaz duruma gelmiştir. Toplumsal çözülmede suç, şiddet, fuhuş, alkolizm, intihar, kumar, talih oyunları gibi olaylarda yıkıcı bir artış görülür. Cezaevleri tıka basa dolu, her gün icra daireleri inşa ediyoruz, hakimler sorumlu oldukları dosyalardan nefes alamıyorlar, güvenlik güçleri gece gündüz çalışıyor, devlet hastanelerinde psikolog ve psikiyatr randevuları en erken altı ay sonrasına verilebiliyor… Bunlar, buz dağının görünen kısmı. Görünmeyeni, daha derinlerde olan kısmı, iyi, doğru, güzel değerlerle bağını koparmış zihniyette saklı.

Rengimiz, dinimiz, mezhebimiz, meşrebimiz, siyasi görüşümüz, felsefi anlayışımız  ne olursa olsun, hepimizin sözünü dinlediğimiz, fırtınada yolumuzu bulduğumuz deniz fenerimiz, ormanda yönümüzü tayin ettiğimiz kutup yıldızımız var mı? Bir filozofumuz, bir bilim adamımız, bir sanatçımız, bir din adamımız, bir aydınımız, sporcumuz var mı?

Kimse kimseyle güven bağı kuramıyor, puslu havada. İnsanlar diğer insanlara, kurumlar diğer kurumlara, devlet vatandaşına, vatandaş devletine güveniyor mu? Geçenlerde yaşadığım yer olan Bodrum’da, ki yerleşik nüfus 180 bin, on noterin görev yaptığını öğrendim. Hiç merak ettiniz mi, dünyanın başka yerlerinde, hatta büyük kentlerinde örneğin Hamburg’ta, Paris’te, kaç tane noter var? Kültür ve sanatta farklı değil durum. Güzellik algısı bakımından üzerinde anlaştığımız sanat eserimiz var mı? Biz vurgusunu aldığımız, içine kendimizi de yerleştirdiğimiz bir kültür, sanat, edebiyat, müzik eserimiz var mı? İyi, doğru, güzel, adalet, güven gibi değerlerde ortak kabullerimiz var mı?

Bizi bir arada tutan, tutacak olan ne, kim?

O güzel insanlardan, o güzel atlara binip çekip giden güzel insanlardan bir nefes isteme hakkımız var mı, temiz, taze, helal yemek için?