Kendisi çok yakın arkadaşım olan Nisan Dağ’la uzun zamandır üzerinde titizlikle çalıştığı yeni film projesi ve bu projenin gelişim süreci hakkında konuştuk. Üniversite süreci ile yurt dışı deneyimlerine değindik. Röportajın en keyifli kısmı, Esra Saydam’la birlikte çektikleri bol ödüllü filmleri Deniz Seviyesi’ni anmak oldu. Bir de mahallemiz Moda bir başka dedik. Keyifli okumalar!

Nisan seninle üç yıl önce Ses Sanayi’ nin erken yılbaşı partisinde dans ederken tanıştık. New York’tan İstanbul’a yeni taşınmıştın. Master için neden Amerika’yı seçtiğini ve orada neler yaptığını anlatır mısın biraz?

Yönetmenlik, insan ilişkileri ve iletişimin ön planda olduğu bir iş. Yurt dışında bunun eğitimini alacaksam gideceğim ülkede ana dil mutlaka İngilizce olmalı diye düşündüm. İngilizce konuşulan ülkeler arasında sinema sektörünün en güçlü olduğu yer Amerika’ydı. Los Angeles’ta da prestijli bir okul kazanmıştım ama bağımsız sinemayı seven birisi olarak New York’ta Columbia Üniversitesi’nin film programını tercih ettim. Film yönetmenliği ve senaristlik eğitimi aldım. Hocalarım arasında Amerika’nın Nuri Bilge Ceylan’ı diyebileceğim Ramin Bahrani, Spielberg’in ‘hayalet yazarı’ Malia Scotch Marmo, Taxi Driver’ın yazarı Paul Schrader gibi isimler vardı. James Franco’yla aynı fakültedeydik. Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın yapımcısı Michael Hausman için çalıştım, herkese isim takardı bana da ‘Toyota’ derdi. New York’tayken festivallerde dolaşan bir-iki kısa film çektim, iki tane de uzun metrajlı film senaryosu yazdım. Beş senelik bir programdı ama Türkiye’de çekeceğim ilk uzun metrajım ivme kazanınca okulu üç buçuk senede bitirdim.

İstanbul’a taşınmanla birlikte Esra (Saydam) ile birlikte çektiğiniz ilk uzun metrajlı film “Deniz Seviyesi” gösterime girdi ve birçok ödül aldınız? Bu filmin çekiliş sürecini ve hayatındaki yerini öğrenebilir miyiz?

Filmi 2013 senesinde çektik. Amerika’dan döneli sadece dört ay olmuştu. O zamanlar Türkiye’de film yapmak bugüne göre çok daha kolaydı. Kültür Bakanlığı’ndan aldığımız fon, sponsorluklar ve özel yatırımla gerçekleştirdik filmi. Ahmet Rıfat Şungar ve Damla Sönmez ile Amerika’dan skype yaparak tanıştık, onların bize inanması ve projeye gönül vermesi bize güç verdi. Çekimlerden önceki yaz oyuncularımızla ufak sahneler çektik Ayvalık’ta. İlk film deneyimini Esra’yla paylaşıyor olmak güzeldi. Birbirimizden çok şey öğrendik ve beraber yükseldik. Türkiye’de maalesef bozuk plak gibi ‘yapamazsın’ diyen çok insan var, tabii onlar da haklılar bu iklimde pozitif kalmak oldukça zor. Buraya döndüğümüzde bize ‘çok erken bu kadar çabuk çekemezsiniz’ diyenler olmuştu ama geri dönüp baktığımda iyi ki onlara kulak tıkayıp filmi çekmişiz diyorum. Çünkü 2013’ten sonra dünyamız öyle bir değişti ki, zaten “Deniz Seviyesi” gibi bir filme heyecalanmamamız zor olurdu. Deniz Seviyesi benim nostaljik ve masum ilk göz ağrım.

 

Filmin ardından Film Fatales’in İstanbul ayağını kurdunuz. Nedir Film Fatales ve neler yapıyorsunuz?

Merkezi New York’ta olan, dünyada 16 farklı şehirde 500’ü aşkın üyeye sahip bir sinemacı kadın kolektifi Film Fatales. Hedeflerimiz, sinemacı kadınlar arasında dayanışmayı kuvvetlendirmek, yönetmen kadınların sektörde güçlenmesini ve kadın perspektifinin beyaz perdede daha çok yer bulabilmesini sağlamak. Bir buçuk senedir her ayın ilk pazartesi akşamı toplantı yapıyoruz, bir aile gibi olduk. Aramızda geceleri maç yapanlar var, bir senaryo grubu kuruldu, birimiz film çekeceği zaman diğerleri yardıma gidiyor. Bir üyemiz bize ekipman ve post prodüksiyon sponsorlukları ayarlıyor şu sıra. Çok sağlam bir ekibiz, önümüzdeki senelerde üyelerimizin isimleri çok duyulacak bence.

 

Sırada senaryosunu yazdığın ve yöneteceğin “Bir Nefes Daha” filmi var. Projenin çıkış noktası neydi? Kimlerle çalışacaksın bu filmde?

Bir Nefes Daha, İstanbul’un Sulukule mahallesinde yaşayan genç ve yetenekli bir rapçinin bonzai ile mücadelesini ve yaşadığı imkansız aşkı konu alıyor. 2014 yılında MTV için çektiğim bir belgesel sayesinde Sulukule’yi ve oradaki Hip-hop alt kültürünü keşfettim. Sulukule’nin sıcak insanlarını çok sevdim, mahallenin göz bebeği olan rap grubu Tahribad-ı İsyan’ın şarkıları beni derinden etkiledi. Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi’nde animasyon dersleri verdim, mahalleden kopmak istemedim, hatta kopamadım. Yaşadıklarımdan yola çıkarak bir senaryo yazdım. Neredeyse iki senedir senaryo üzerinde çalışıyorum. Şu anda fon arama aşamasındayız ve filmi Kasım 2018’de çekmeyi umuyoruz. Müge Özen ve Jessica Caldwell filmin yapımcıları. Filmdeki rap grubunun şarkılarını da Tahribad-ı İsyan yazsın istiyorum.

 

“Bir Nefes Daha” filmiyle geçtiğimiz ay Köprüde Buluşmalar’da, ardından Cannes’daydın? Nasıl geçti?

Köprüde Buluşmalar filmin katıldığı ilk ortak yapım marketi oldu. Projeyi şirketlere sunmaya ilk orada başladık ve dinleyenlerin gözündeki parıltıyı görmek iyi bir motivasyon oldu. Bir de Jüri Ödülü aldık. Bence bir film çekilmeden önce alınan ödüller daha önemli. İnsanları filminize inandırmak konusunda çok yardımı oluyor. Cannes Film Festivali de verimli geçti, orada toplantı yaptığımız Fransız şirketlerden birkaçı ortak yapımcı olmakla ilgileniyor. Kasımda Connecting Cottbus adlı önemli bir film marketine gidiyoruz, oradaki toplantılardan sonra her şey netlik kazanacak. Temel fıkrası tadında bir prodüksiyon bekliyor bizi, Fransız, Alman, Türk ortak yapımı…

İlk filminle ikinci filmin arasındaki süreçte, hayatında benim de şahit olduğum değişen birçok şey oldu. İki yönetmenlikten tek yönetmenliğe geçiş de bunlardan biri. Peki ya sinemaya bakışın değişim gösterdi mi Nisan?

Elbette, ben büyüyorum ve filmlerim de benimle beraber değişiyor. Deniz Seviyesi’ni Esra ile yazmaya başladığımda 25 yaşındaydım ve Amerika’da yaşıyordum. Aradan 6 yıla yakın zaman geçti ve bu süreçte dünyaya bakışım değişti. Steril bir hayatım vardı ama içinde yaşadığım baloncuğu patlattım ve kirlenmeyi başardım. Bu yaşadığım en büyük değişim oldu. Bir de eskiden daha içe kapanık bir üretimim vardı, kendimi ifade etmek ve iyileşmek için film yapıyordum. Artık diğer insanlarla iletişime geçmek için üretiyorum.

 

Yazarken en çok neden besleniyorsun? Senaryo yazma dersleri de veriyorsun, mesela senin için nedir karakterleri oluşturma sürecinin olmazsa olmazları?

En büyük kaynağım gözlem yapmak. Tanımadığım insanlarla muhabbet etmeye, alışkın olmadığım veya bilmediğim ortamlara girmeye bayılıyorum. Bir karakter oluştururken de bildiğim birisini düşünmek yardımcı oluyor. Bazen birden fazla kişinin farklı yanlarını aklımda birleştiriyorum. Hayalimde karakterimle yan yana yürüyorum ya da o oluyorum ve dünyayı karakterimin gözünden yaşıyorum.

En sevdiğin yönetmenleri veya filmleri hiç konuşmadık sahi. Var mı favorilerin?

Sevdiğim yönetmenler ve filmler zaman geçtikçe değişti. Bundan 10 sene önce, yani daha çok stop-motion animasyon yaptığım yıllar, Tim Burton, Wes Anderson, Michel Gondry ve Spike Jonze hayranıydım. Hani enginarın keyfine kimisi geç varır ya, aynı o misal, sonradan Kubrick, Scorsese, Fellini, Gus Van Sant, Sofia Coppola gibi farklı farklı isimleri sevmeye başladım. Bu aralar Andrea Arnold’u beğeniyorum, Fishtank favorim. Bir de Gaspar Noe’nin Love filmi beni sarstı. Son zamanlarda en beğendiğim film de Cannes’da izlediğim Square oldu.

 

İki Bilkentli olarak üniversite yıllarımıza dönecek olursak, bugün bulunduğumuz yerde üniversite eğitiminin bize neler kattığını düşünüyorsun?

Sinemacı olarak eğitimi olmazsa olmaz gibi görmüyorum. En önemli şey insanın içindeki tutku. Benim için Bilkent’in en büyük artısı eğitimin Amerikan sisteminde olmasıydı. Daha sonra yüksek lisans için Amerika’da devam ettiğimde adaptasyon sorunu yaşamadım.

 

O yıllardan bugüne gelmiş Nisan Dağ’a kısaca sormak isterim: Neden sinema?

Çünkü sinema! Açıklayabileceğim, ölçüp biçtiğim bir şey değil bu sanırım, içgüdüsel. Hayatta yapmayı en çok istediğim şey hikaye anlatmak, film yapmak.

 

Gelecek projeler var mı kafanda?

Bir kısa film yazıyorum. New York’ta geçen, ilişkilere dair sıra dışı bir hikaye. Başrollerde Damla Sönmez ve Gael Garcia Bernal’i istiyorum. Bu ikilinin kimyasını düşününce heyecanlanıyorum.

 

Moda’ da oturuyoruz. Şimdi özellikle sanatla uğraşan tayfa tarafından Moda’ya ciddi bir göç var. Nasıl yorumluyorsun bu durumu, merak ettim.

Moda, aynı Vatikan gibi, İstanbul’un içinde var olan başka bir şehir sanki. İstanbul’un ne kadar kozmopolit olduğu göz önüne alınacak olursa, burada yaşayan insanların aşağı yukarı aynı kültürel yapıda olması şaşırtıcı. İstanbul’un karmaşasından izole oluşu Moda’yı çekici kılıyor sanırım. Her ne kadar eski sakinliğini kaybetmiş olsa da, Moda hala daha nefes alabileceğimiz ve özgür hissettiğimiz bir alan.

*Arsız Sanat adına Nisan Dağ’a teşekkürlerimizle.. 

*Günsu Özkarar ve Nisan Dağ’ın fotoğrafları: Yağmur Dolkun