Uykuya dalanın korkusunu bilir misiniz? – Tepeden tırnağa korkar o, altından yer çekildiği ve rüya başladığı için.” (Nietzsche, 2006, ss. 162)

Delici ve delişmen felsefesinin uyandırdığı ilk izlenimin aksine, Friedrich Nietzsche, “gecelerin adamı”, “kaygısız sarhoş”, “sabahı bekleyen filozof” ya da “kör gecelerin üretkeni” sayılmazdı. Başhedefi Immanuel Kant kadar olmasa da –ki modern zamanda bahsi geçecek mevzuda pek azımız onunla boy ölçüşebilir− belirli bir rutine bağlıydı. Yaşamının pek az bir bölümünde, rutinlerden zorunlu ya da keyfî olarak vazgeçti. Gece uykusundan pek az zaman ferâgat etti ve gündüz yürüyüşlerinin verdiği hazdan asla vazgeçmedi. Bu rutinin tarihsel olarak anlamlı olabilmesi için; gündüz ve akşamüzeri yürüyüşlerinin “üretken” bir veçhede toparlanması gerekti – ve Nietzscheyen yürüyüşlerin üretkenliği konusu, Nietzsche’nin yaşamöyküsünde şüpheye düşmeyeceğimiz pek az şeyden birisi. Diğer taraftan, hem gerçek mânâsıyla hem de metaforik olarak “uyku” kavramıyla Nietzsche eserlerinde pek sık karşılaşırız. Açıktır ki Nietzsche; uyku, uykusuzluk, gece uykusu, rüya, kâbus gibi meselelerle yakından ilgiliydi. Hattâ psikanalitik rüya yorumlarının ve uyku durumuna dair modern bilimsel araştırmaların Nietzsche’den esin aldığını söylemek tarihsel bir yanılgı olmayacaktır. Bilakis, Carl Gustav Jung ya da Sigmud Freud gibi güncel psikolojinin ve psikanalizin öncü isimlerinde, bilhassa rüya konusunda Nietzscheyen esintilere rastlamak mümkündür. Nietzsche’nin uyku ve rüya hakkındaki düşünüşlerinin sistematik olmadığını ve şüphesiz kesik kesik olduğunu kabul edeceksek de, Nietzsche’yi bu mevzularda motive eden şeylerin felsefî derinliği yine de ilgi çekici olmaklığını korur. Yaşamının büyük bir kısmında baş ağrısından muzdarip olan ve yer yer “histerik” sayılabilecek Nietzsche’nin, uyku ile olan ilişkisi, felsefî bir açığı kapatacak olabilir. Lâkin yine de Nietzsche ve Nietzsche’nin uykusuna dair pek dürüst saptalamalar yapmak mümkün sayılmayacağından, bu konuyu tarihsel olarak ilgi çekici bulmakla yetinmek pek doğrusu…

Uykusuzluk, neredeyse tam bir uykusuzluk; sanki içime iğrenç bir nesne kazınıyormuş gibi düşlerin verdiği acı.” (Franz Kafka, 1922).

Gelgelelim absürt edebiyatın belki de tek gerçek temsilcisi Franz Kafka, akla hemen gelebilecek pek çok filozof arasından en ilginç uyku düzenine sahip olanıydı. Tipik bir insomnia gibi, geceleri sabaha gözü açık bağlayan Kafka için bu durum, belki bir lânet ve belki de bir lütuftur – zirâ Kafka’nın neredeyse bütün eserleri, geceyi sabaha bağlayan o uzun zaman dilimlerinde kaleme alınmıştır. Kafka’nın sabah erkenden işe gitmek zorunda olan “düzenli” bir çalışan olduğunu hesaba katarsak (ki bu biraz yürek burkucudur) , günlük rutinin onun için ne denli zor olduğunu belki kestirebiliriz – ki onun eserlerinde bu boğucu ve anlamsız rutinin izlerine rastlamak mümkündür. Sabaha karşı iki saatlik uyku ile kendisini gündüzün kargaşasında bulan Kafka, ancak iş çıkışında, akşamüzeri birkaç saat daha uyumaya fırsat bulabilir. Bu da pekâlâ bir rutindir. Lâkin şüphesiz, Nietzsche’nin rutininden çok daha yorucu ve çok daha yıpratıcı görünmektedir. Uzun yürüyüşler için pek vakti yoktur Kafka’nın, doyasıya uykular ya da sonu düşünülmemiş seyahatler için de pekâlâ öyle. Kendine ve yazınına ayırabileceği yalnızca birkaç saat var gibidir; gece yarısından biraz sonra ve sabah ilk işaretlerini verinceye dek…

Kafka’nın insomniası günümüzün vebâsıdır – ne var ki bizler, uykusuz kaldığımız vakti üreterek (yazarak, çizerek, sevişerek) değil, tüketerek (yiyerek, içerek, satın alarak) geçirmeyi yeğleriz çoğu zaman. Belki de uykusuz zamanlarımızı tüketecek çok daha fazla alana ve imkâna sahibiz, Kafka’ya kıyasla. Nietzsche kadar boş zamana sahip ise pek az insan bulunuyor bugün: Gece uykusu ve gündüz rutini arasında sıkışıp kalmış, kendisini o çarkın içinden çekip çıkarmaya yetkin olmayan dehşetengiz bir kalabalık, Nietzscheyen erdemlerin pek azıyla donanmış görünüyor; ya da bu erdemleri fark etmekten bile âciz. Öte yandan uyku ve uykusuzluk nosyonlarının felsefe ve düşünce tarihine tesirinin büyüklüğünü bugün daha iyi kavrar durumdayız. “Rutin Çağı” olarak adlandırabileceğimiz bugün –olumsuz anlamıyla “modernite”nin arşında−, uyku ile derdi olanın ve günlük rutinin yorgunluğu ile “farkındalıktan yoksun” uyuyakalanın iki ayrı sınıfı oluşturduğunu söylemek pekâlâ mümkün. Bedensel ağırlığın uyku ile bir problemi yokken, zihinsel ağırlığın uyku ile cebelleşir, çatışır pozisyonu, tarihsel olanda gerçek anlamına kavuşuyor. Immanuel Kant’ın uzun yıllar sürdürdüğü uyku rutinini bozmamak adına, arkadaş eğlencelerinden ve hoşsohbetlerden vakitsiz ayrılışları da bu çerçevede düşünülebilir, bir başka aydınlanmacı Voltaire’in dört saatten fazla uyumamak için kendine bulunduğu telkinler de… Bir rutinin içine girmek için değil ama bir rutin olarak sabahın kör saatinde uyanıp okumaya ve yazmaya koyulan filozof (genellikle özenle hazırlanmış kahve eşliğinde), bugün bizim uyku ile olan ilişkimizden çok uzak bir tavır sergiliyor. Bizler, uykumuzdan bir rutin olarak değil, bir rutin adına fedakârlık yaparken, bir yandan da rutine ara verilen o muâzzam sabahlarda daha fazla uyumanın bizim için bir mükâfat olduğu inancını taşıyoruz. Uykusuz kalmanın bir erdem olabileceği aklımızın ucundan dahi geçmiyor çünkü rutin, “uykuyu almanın” bir erdem olduğu konusunda bize her an baskıda bulunuyor. “Uykunu almalısın, diyor otorite; çünkü bedensel köleliğinin daha uzun sürmesi ve günlük rutinin aksamaması için buna ihtiyaç duyacaksın.”

Geceleri uyumayanların yolundan çekilin!

Ve bu gerçek bir tavsiyedir. Tarih, gecelerin ya da sabaha karşıların insafında yükselir. Uyunabilir zamanlarda uykusuzluğu tercih edenler – ya da bir hastalık olarak bununla baş etmek zorunda olanlar, düşünsel mirasın tümünün hakikî sahipleridir. Bu gerçek ve insansoyu için en zorlayıcı erdemdir. Uyku ile başınız ne kadar belada? Yoksa başınızı yastığa koyar koymaz uykuya mı dalıyorsunuz? – Ne mutlu size! Lâkin burada bir sorun hemen baş göstermektedir; ne için uyuduğunuzu ve bedeninizi neye hazırladığınızı bir düşünün: Bununla yüzleşebilir misiniz gerçekten? Nietzscheyen erdemleri ve Kafkaesk çırpınışları bir düşünün: Uykusuz kalmaya değer bir düşünsel mirası paylaşıyoruz. Uykusuz geceler ve hiç yoktan erken uyanılmış sabahlar, düşünsel geçmişimizin en önemli parçaları…

Bu yazıyı burada bitiriyorum ve evet, şimdi saat sabaha karşı 5.35.

Henüz uyumaya niyetim yok.

Belki bir sabah yürüyüşü ve belki de aceleye getirilmemiş bir çay.

Günün her neresindeyseniz ya da gecenin; siz de niyetlenmeyiniz uyumaya.

Çünkü hakikat, sürüp gitmeye devam ediyor.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

 

Kaynaklar:

NIETZSCHE, Friedrich, Böyle Söyledi Zerdüşt, İthaki Yayınları, 2006.

KAFKA, Franz, Günlükler, Cem Yayınevi, 2012.