“Nihil novi sub sole…”

Felsefe yalnızca “zihinsel olan”a indirgenemeyeceğinden – ya da başka bir ifade ile, felsefe
tarihini izlemek yalnızca düşünsel devinimin takibiyle sınırlı kalamayacağından; bedenin,
eşyanın ya da canlı doğanın da felsefî olanla bağı her zaman alâkamızı cezbetmiştir. Sözgelimi Friedrich Nietzsche dediğimizde aklımıza, onun muteber fikirleri –diyelim ki “Bengi Dönüş”, “Üstinsan” ya da “Güç İstenci”− kadar, paltosu ya da kırbacı da gelecektir. Bu okuma tamamlayıcı bir okumadır, zirâ Nietzsche havada asılı duran fikirlerden ibaret sayılmaz: Bilakis o, oradadır; yer kaplar, devinir, eşya ve canlı doğa ile ilişki içerisindedir. Öte yandan Immanuel Kant’ın durumu biraz daha farklıdır; zirâ o, daha az devinen
(yaşamının tümünü doğduğu yer olan Königsberg’de geçirmesinden pay biçilebilir) ve eşya ile ilişkisini rutine kuran bir filozoftur. Nietzsche’deki “kırbaç” nasıl bir felsefî gönderme
içeriyorsa, Kant’taki “şemsiye” de felsefî bir gönderme içeriyordur. Eşya üzerinden yapılacak bu ayrım, felsefî bir konsepti de açığa vuracaktır. Nietzscheyen felsefeyi “kırbaç” üzerinden, Kantian felsefeyi ise “şemsiye” üzerinden okumak bu noktada ufuk açıcı olacaktır.

Ab uno disce omnes.

Friedrich Nietzsche’yi ve onun muzip, delişmen, yıkıcı felsefesini bir eşyaya indirgemek gerekse, bu eşya şüphe yok ki kırbaç olmalıdır; çünkü buradaki itiraz; ahlâkî olarak köktenci bir itirazdır. Kırbacın temsil ettiği bütün işaretler –erotik, politik ya da ahlâkî olsun−, Nitzsche felsefesinin karakteristik hattını oluşturur, acı almak ve acı vermek, sert ve pornografik üslûp,
güç istenci ya da ahlâksal temrinlerin terse çevrilmesi… Ama buradaki kırbaç başka bir işaret daha barındırabilir: Nietzsche’nin 3 Ocak 1889’da yaşadığı dehşetengiz hadise, −yani bir atın
kırbaçlanması üzerine cereyan eden zihinsel çöküş anı− derin bir krizin kırbaç ile sembolleşmesi gibidir. Burada canlılığı acı çekme temeline oturtan Nietzscheyen bakış, kırbacı yine bir işaret olarak alır. Bu bir tesadüf müdür yoksa gerçekten de kırbaç Nietzscheyen alâkayı cezbetmekte midir? Meşhur fotoğrafta, Lou Salomé’un elindeki kırbaç, Nietzsche’ye ve yakın arkadaşı Paul Ree’ye yönelmiştir. Buradaki muziplik, Nietzsche’nin son dönem felsefesi için ilham verici olabilir. Yine de Salomé ve Ree ile yaşadığı sorun (Nietzsche ihanete uğradığını düşünmektedir), bu muzip tabloyu bir öfkeyle çerçevelemiştir.

Desipere est juris gentium…

Gelgelelim Immanuel Kant ve onun kontrollü felsefesi, Friedrich Nietzsche’nin sarsıcı fikirlerinin aksi işaretlere sahip olmasıyla, bir temkinliliği ve rutini işaret eden “şemsiye” ile temsil edilebilir. Dipnot olarak Immanuel Kant’ın nehir kenarı yürüyüşlerinde, hizmetkârı Lampe’nin elinde bir şemsiye ile onu takip etmesi de eklenmelidir – ki bu yaşamöyküsel
dipnot, Kant felsefesi için de bir referans addedilmelidir. Kant felsefesi bir eleştirel felsefe olmasının yanında, hiç de köktenci bir misyona sahip değildir. Aydınlanma filozofunun salık verdiği “akıl”, başımızın üzerinde sürekli taşımamız gereken bir şemsiye gibidir: Akıl, Kant sistematiğinde Ortaçağ Tanrısı’nın yerine konumlanmıştır ve idealdir – ki zaten Aydınlanma fikrinin özü de budur. Immanuel Kant’ın, yaşamında benimsemiş olduğu sistem ve rutin, felsefî olarak da yerleşik durumdadır. Çelişkiye, sapmaya, azgınlığa ve ayartılmaya fırsat “yoktur; yani şemsiye, her an ve her yerde açıktır. Bu şemsiye, kapsayıcı olmasıyla, bütün
insansoyunun üzerinde ve bütün felsefe tarihinin üzerinde belirmiştir. Immanuel Kant, bu misyon için gönüllüdür ve ilkin kendi başının üzerinde açtığı şemsiyeyi, evrensel görücüye çıkarma konusunda da becerilidir.

Non satis est puris versum perscribere verbis.

Nietzscheyen ve Kantian felsefelerin karşılıklı okunması, bütün bir felsefe tarihinin süzülmesi, tek bir karşılıklılığa indirgenmesi anlamına gelecektir. Ve birer eşya olarak; kırbaç ve şemsiyenin birbirine karşı konumlandırılışı ve amaçsal bir hizaya sokulması, çözülmesi
gereken diyalektiği biraz daha açık-seçik hâle getirebilir. Eşyalar, varlıklarını amaçlarına borçludur, yani insansoyu onu hangi prensipte ve hangi amaçla kullanıyorsa, eşya o yolda ve o sayede vardır. Bu yönüyle eşya ve felsefe arasında hiç de azımsanmayacak bir bağdaşım vardır. Tıpkı kırbacın ve şemsiyenin temsil ettiği bazı felsefî (politik, estetik ya da ahlâkî) değerler gibi; Jean-Paul Sartre’ın piposunun, Gilles Deleuze’ün, Franz Kafka’nın şapkasının ya da Walter Benjamin’in gözlüğünün de temsil ettiği felsefî (politik, estetik ya da ahlâkî) değerler vardır. En başta da ifade ettiğim üzere, felsefe yalnızca “zihinsel olan”a indirgenemez ve aynı zamanda o, eşya düzeninde de hep vardır ve var olacaktır. Eşya, felsefenin alâkasını cezbetmek üzere her zaman olduğu yerde, öylece durmaktadır.

Peki sizin eşyanız hangisi?
Bir kırbaç mı?
Bir şemsiye mi?
Yoksa bir gece lambası mı?

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,
Camus yâr, Nietzsche yardımcınız olsun.