Bu yazıyı kaleme alırken, Descartes misali, şöminenin başında çıplak oturuyor değilim. Çünkü bir şöminem yok ve zatürreden ölmeye hiç de meraklı sayılmam ─ kaldı ki bedenimden kuşku duyacak kadar da gözümü karartmadım henüz. Aslında bu yazıyı kaleme alırken, hâlihazırda zatürreyim ─ ve bedenimden, en azından duyumsamış olduğu acıdan ötürü ─şimdilik─ eminim. Ve asıl meselenin bununla uzaktan yakından alâkası yok. Dolayısıyla Descartes’ın da Nietzsche’nin zatürreden öldüğünü söylememin de şimdilik bir mânâsı yok. Gelgelelim burada çok daha alâka cezbedici bir şeyden bahis açmak istiyorum: Ve itiraf etmek gerekse, bu bahisle de şunun peşindeyim: Kantçı cinsel yaşamımızı ─yani aslında kendi kendini reddeden ve kendi kendini boşa çıkaran şeyi; daha kabaca söyleyeceksek, cılız ve suratsız olanı─ Nietzschean bir perspektif mucizesi ile hakiki doğasına kavuşturabilenin… Bu bizi saldırgan yapsa ve daha tekinsiz bir yola sürüklese dahi…

Gelgelelim Nietzsche okumak, ilk bakışta bir yıkım, bir bozgun, bir felâket süreci gibiyse de, daha sonra yaratıcı bir etkinlik hâlini alıverir. Esasen bu, sizin kontrolünüzde değildir: Zirâ “Nietzschean gerilim” kendiliğinden çözülmüş ve nihayet boşalmıştır. Pek çok diğer şeyde olduğu gibi, Nietzsche okumaları, cinsel yaşamımızda da ürkütücü bir tesire sahiptir ─ ve bundan kaçınmanın da pek imkânı yoktur. Hattâ söylemek gerekse; rutinin kırılışının ve eylemlerimizi düzenleyen ilkenin ya da ilkeler bütününün radikal değişiminin ilk belirtileri cinsel yaşantımızda, birdenbire baş gösterir. Zirâ eylemlerimizi savurganlaştırabileceğimiz / yoldan çıkarabileceğimiz ilk varlık alanı ─mahcubiyetin, sıkılganlığın, kaçınmanın ve giyinikliğin bir günah sayıldığı yer olması sebebiyle de─ orasıdır. Dolayısıyla Nietzschean bilinçaltımız ilk kez burada ortaya dökülüverir; rutin ilk kez burada kırılır ve kökten paradigma değişiklikleri ilk kez burada sınanır. Daha doğrudan söylemek gerekse, Nietzsche’nin dokunduğu ilk alan cinsel yaşantımızdır ─ bu, kulağa hoş gelmese de… Pekâlâ bu değişim hangi yöndedir?

Nietzsche felsefesi oldukça spekülatif olmasının yanı sıra eylemsel bir nüfûza da sahiptir. Onu okumayı bir alışkanlık hâline getirmiş birisinin (bu birisi bir akademik olmak zorunda değildir ve zaten tercihen akademik değildir) eylemlerinde radikal değişimler artık kaçınılmazdır. Nietzsche felsefesinin merkeze aldığı “Güç” ilkesi eylemlerimizi sınayan bir kriter hâlini aldıktan sonra, bu, öncelikle cinsel yaşantımızda ─öncelikli olmasının nedeninden yukarıda biraz bahsetmiştim─ ve daha sonra sosyal ve politik yaşantımızda sınanacaktır. İlk duyuşta son derece nezaket yoksunu bir indirgemecilik kokan bu tasarı, ancak ve ancak incelikli bir bağlamda anlaşıldığında ─yani Nietzsche’nin gerçekten söylediği bağlamda─, üretici ve yaratıcı bir görgüye ulaşır. Seks “incelikli bir güç mücadelesi”ne dönüşür dönüşmez, kendi ahlâkını da yaratacak bir yaratım süreci hâlini alır. Artık rutin bir üreme faaliyeti olmaktan çıkan cinsel birleşme, aşırı olmaktan çekinmeyen bir varlıktalıkta kendisini yeniden ve yeniden üretir. Bu, kendisini savunmak zorunda olmayan bir ahlâkî penceredir: Zirâ son derece ilkeldir ve ilkel olanın savunmaya ihtiyacı yoktur.

Tedirginliğe yol açan gereksiz mi gereksiz bir soru: “Ama Nietzsche frengiden ölmemiş miydi?”

Hayır, Nietzsche sadece artık güçten düştüğü için ölmüştü ─ ve artık hiçbir zaman güçlü olamayacağı için. Siz de güçten düşmeden ─ki kaçınılmazdır, düşeceksiniz─, kendi gücünüzü evvelâ keşfediniz; ve daha sonra onu, yaratmak, üretmek, vâr etmek yolunda, savurganca ve müsrifçe kullanınız. Gücün kendisi, ulaşıp ulaşabileceğiniz yegâne amaçtır ve ondan yüce bir amaç yoktur. Kaldı ki;

Çekinen şey, artık yaşamda değildir.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.