İnsan gezerken daha bir meraklı oluyor sanırım. Görmediği, duymadığı, tatmadığı kalmasın diye her bir tarafa burnunu sokuyor. Biz mi?! Bizim burnumuz hiç beladan çıkmıyor ki zaten. Takipte olan gezisever dostlar “en son noodle yiyip merkezde dolanıyordunuz” diyecekler haklı olarak. Durum tam olarak böyle başlıyor. Yemek sonrası şehrin kutlamalar sebebiyle olağandan da kalabalık sokaklarına dalıyoruz. Yan yana dizilmiş sokak tezgahlarında yöresel el sanatları ürünler satılıyor. Her bir taraftan müzik sesleri yükseliyor.

Peki biz ne yapıyoruz? Kalabalığı takip edip bir anda yeniden bit pazarında buluyoruz kendimizi. Nasıl çıkarız diye debelenirken, pazar tezgahlarının arkasından gümbürdeyen bir müziğin peşine düşüyoruz. Müziğin geldiği yerde okul girişi gibi demir parmaklıklı bir kapının önünde sandalyeye oturmuş bir abinin engeline takılıyoruz. Abi, durumdan olabildiğince alakasız iki yabancıya kendi dilinde bir şeyler anlatmaya çalışınca, ben de kendisine, kendi dilimde “Bir arkadaşa bakıp çıkıcaz” diyorum. Ve abi eliyle sırtıma hafifçe dokunup “hadi girin bakalım, ecnebiler sizi” tarzında bir ifadeyle gülümsüyor. Hemen ilerideki spor salonu benzeri yerin kapısından dalıveriyoruz. İçeride yan yana dizilmiş çok sayıda plastik sandalye, neredeyse tamamı süslenip püslenip gelmiş abiler, ablalarla dolu, ortada halka şeklinde dans eden bir grup kafası güzel ve sahneye tepeden bakan bir platformun üzerinde dans eden hafif açık saçık iki ablayla, şarkı söyleyen bir abi. Bir müddet ortamı kestikten sonra pek bize göre bir şey yok algısıyla çıkmaya yeltenirken ufak tefek ve de eciş bücüş bir tip kolumuzdan tutup ortamlarına davet ediyor. Kırmak ne mümkün, davetinde ısrarcı bir samimiyet var. Derhal iki sandalye gösterip, oturtuyor bizi. Ve hemen sonrasında elimize birer yemek kumanyası tutuşturuyor. İyi de biz tıka basa yemek yedik az önce. Neyse zaten, bitmeyen “hoş geldiniz” selamlaması pek yemeye fırsat tanımıyor. Hepsi de son derece güler yüzlü ve meraklı ziyaretimizden memnun görünüyor. Derken, kalabalığın ardından ufak boylu, fötr şapkalı, ceketli, minnak boyuna karşın ağır abi havalarında, eli, eteği öpülen bir bey abi beliriveriyor. Davetine icabetimizden müteşekkir bir edayla selamlıyor bizi. Derler ya, insanın başına ne gelirse meraktan diye, korkarım Baron’un elindeyiz 🙂

Baron’un önünde bira kasaları ve sahnedeki dans halkasının ortasına da sürekli bu kasalardan gidiyor. Ciğerci dükkanı kapısında yalanan kediler gibi beklerken buz gibi birer şişe de bira geliyor. Bunca izzet-i ikramın sonu neyle bitecek, hayırlısı bakalım. Düğüne benzer bir eğlence ama ortalıkta gelinle damada benzer kimse yok. Ne olduğunu anlamaya çalışırken sahnede dans eden halkada buluveriyoruz kendimizi. Ortada üst üste yığılı bira kasalarından aldıkları bir şişe birayı açarak, aralarında döndürüyorlar. Plastik bir bardağa koyduğu tek seferde içilebilecek miktardaki birayı içen şişe ve bardağı yanındakine uzatıyor. Arada durmaksızın dans ediliyor. Ve o plastik bardak ağızdan ağıza, şişe de elden ele dolaşıyor. Bu durumdan duyduğum rahatsızlığı hisseden Baron’un goy goycularından bücür, bize ayrı birer şişe ve bardak veriyor. Ufak dozlarla ve sık aralıklarla içilen bira herkesin çıtasını yükseltmiş haliyle.

Eğlencelerine ortak olmamızdan duydukları memnuniyeti nasıl göstereceklerini bilemiyorlar. Ortada dans eden son derece süslü bir genç ablanın sırtından şalını alıp, bana giydiriyor, fotoğraf çekebileceğimi söylüyorlar. Ortak dilimiz mi?! Beden dili dünyadaki en evrensel iletişim aracıdır 🙂

Danslar, eğlenmeler, gelsin biralar, çalsın yerel havalar. Derken, pistin gülü bir ablamız Yoldaş’ı yoldan çıkarıveriyor. Elinden tuttuğu gibi alıyor sahnenin ortasına, döndürüyor da döndürüyor. Öylesine coşup, havalarda uçuşuyorlar ki onca uğraşıma karşın bir tane net fotoğraf yakalayamıyorum o kargaşada. Bunu sizinle paylaşmadan edemeyeceğim, ve maalesef elimde yalnız bu hayaletimsi görüntülerden var.

Eğlencenin suyu kaçınca Cusco hareketli otobüsümüze neredeyse zor yetişiyoruz. Kapılara kadar uğurluyorlar konuksever dostlarımız. Cruz Del Sur Firması’na ait son derece konforlu otobüsümüzün alt katındaki tekli, tam yatar koltuklarımıza yayılarak, günün yorgunluğu ve unutulmayacak anılarla uykuya dalıyoruz. 22:30 hareketli otobüsümüz yaklaşık yedi saatlik bir yolculuğun sonunda henüz gün ağarmadan Cusco’daki kendi terminaline varıyor. O saatte gidecek bir yer, yapacak bir şey olmadığı için yolcu bekleme salonunda zaman geçiriyor, ücretsiz, tertemiz tuvaletlerinden yararlanıyoruz. Bu sürede de televizyonda dilini anlamadığımız haber bültenleri, hava durumları izliyoruz. Memleketin tamamında coşkulu kutlamalar var.

Ve sabah hareketliliği başlar başlamaz akşamki Lima yolculuğumuz için internetten binbir güçlükle aldığımız biletlerimizi bastırmak ve çantalarımızı bırakmak için Oltursa Firması’nın ofisinin de bulunduğu merkez terminale yürüyoruz. Havada ısıran bir soğuk var ama yine de güneş insanı mutlu etmeye yetiyor. Bilet işi de çözüldüğüne göre artık kahvaltı edebiliriz. Merkeze yürüyerek gidip yolumuza denk gelecek güzelliklerden yararlanma konusunda hemfikiriz.

Cusco’yu gezi sürecimizde bizi tatmin edecek yeterlilikte gezdiğimiz için bu kısa süreli dönüş molasında amaçsızca, başı boş dolaşıyoruz. Zaten şehrin her bir köşesi ayrı bir gezilesi, görülesi güzellikte. 16:30 çıkışlı Lima otobüsümüzün hareket saatine kadar keyifle zaman geçiriyor, terminale yine yürüyerek dönüyoruz. Ve yola çıkmadan karnımızı doyuracak güzel bir şeyler bakınıyoruz. Terminal yakınlarında bulduğumuz salaş bir restorantta tavuk çorbası sipariş ediyoruz. Gelmek bilmiyor, iştahımız da iyicene kabardı. Sanırsınız bahçede gezen tavuğu kesip, pişiriyorlar. Tam da açlık seviyesi tavana yaklaşırken dev taslarda servis edilen içi didiklenmiş tavuk eti, sebze, noodle dolu çorbalar her şeyi unutturuveriyor. O ne ziyafettir öyle!

Bu topraklardaki son kara yolculuğumuza başlamak üzere alt kattaki ikili koltuklarımızdaki yerimizi alıyoruz. Yastık, battaniye, yemek servisi, müzik, fazlaca gıcır keyfimiz. Günün en güzel saatlerinde yol alırken, çantamızda götürdüğümüz biralardan da çaktırmadan yudumluyoruz. Yudumluyoruz da, kameradan görüneceğiz tedirginliği ayrı bir keyif katıyor olaya. Eeee, gezimizin son parkurunu yapmamıza mı üzülüp içelim, harika bir gezi ve çuvallar dolusu anıya mı sevinip içelim, içmeyelim de ne edelim?! Yolumuz da uzun zaten 🙂

Ve saatler öğlen 13:15’i gösterirken başladığımız terminalde biletlerimiz yanıyor ve gezimiz de neredeyse son bulmuş oluyor. Birkaç saat sonra uçağımıza binip, buralara veda edeceğiz. Geldik, gördük, öğrendik, geliştik, zorluklarla savaştık, birbirinden kıymetli anlarımız, anılarımız ve hatta dostlarımız oldu. Sırtımızda çantayla geldiğimiz bu memleketten unutulmaz öykülerle dönüyoruz. Gitmek için sebep sorsanız binlerce sayarım daha hiç düşünmeden. İlk aklıma gelenler:

– İnkalar’ın akıl almaz, açıklanamaz gizemlerine tanık olmak,

– Papas’ın envai çeşidini tatmak,

– Oksijensiz nefesle yaşamak,

– Bisikletle çöllere düşmek,

– Nascalılar’ın mesajlarını deşifre etmeye çalışmak,

– Colca Kanyonu’nda varlığınla yüzleşmek,

– Ölüm yolunda Yusuf’la kanka olmak,

– 11 km boyunca tren raylarından yürümek,

– Machu Picchu’da güneşin doğuşunu izlemek,

– Uros adalarında kaybolmak,

– Dünyanın en büyük tuz rezervi Uyuni’de safari yapmak,

– – 16 derece soğukta, hücre tipi odada, nefessizlikle savaşmak,

– Lamalar, alpacalar, vicugnalar görmek,

– Birbirinden güzel Peru yemekleri tatmak,

– Bir sürü Plaza de Armas’a ayak basmak,

– Şehirler arası otobüs yolculuklarında terminal harcı ödemek ve otobüs biletini online almak için deli gibi cebelleşip, son aşamada beceremeyip, sonunda vatandaşlık kısmında “Peruvian” seçmek gerektiğini öğrenmek,

– Yıldızların altında toplu hacet gidermek, ve daha yüzlerce, binlerce sebep. Size uyan bir tanesini seçin, olmadıysa kendiniz bi bahane üretin. Hiçbir şey yoksa “gezmek için, keşfetmek için, biriktirmek için gezin”. Heyecan, korku, kuşku, insan, yaşam, farklılıklar biriktirin.

O zaman bana müsaade. Daha gezecek çok yer, toplayacak çok anı var. Ha, bu arada, havaalanına elbette taksiyle gitmedik. Belediye otobüsü candır, hele de merkezden geçiyorsa. İki biletle tüm şehri geze toza havaalanının dibine kadar gidebiliyorken ne gereği var giderleri şişirip, bütçeyi gözünüzde büyütmeye. Bütün mesele bu işte; gezmek ya da gezememekten ziyade gezememek; en fenası… Gezmenizi engelleyecek her ne varsa düşüncelerinizin dışına atın ve yalnızca gezmeye odaklanın. Gerisi her türlü keyif zaten 🙂

Gezi planlarınıza ilham vermiş olması dileğiyle…