Yorgun, ıslak bir alacakaranlık geceyi kuşatmıştı.

Paulino korkuyordu. Kınından çıkmış bir bıçak keskinliğindeydi korkusu.

Yumruğunu sıktı. Parmakları adeta kenetlenmişti. Az sonra varyete başlayacaktı oysa. Kendini toparlaması şarttı.

İspanya iç savaş yaşıyordu. Franco rejimi Carmela ve Paulino’yu hiç istemedikleri bir gösteriye zorlamıştı o akşam.

Gözlerimi şöyle bir kapıyorum. Kim geliyor aklıma, biliyor musunuz? Yusuf.

Hani şu; Zenne Yusuf. Karagözcü Yusuf.

“Kan gölünde nilüfer mi açar? Toprağı yüz bin insanın gözyaşıyla sulasak, bir tek çiğdem yeşertebilir miyiz? “

Bir an susup, yutkundu Yusuf:

“Sıkıldım ben bu kabadayı oyunundan. Hiç kimse sevda şarkısı söylemiyor. Ela gözden, güzel yüzden, çiçekten, böcekten söz eden yok…”

Haklıydı Yusuf. İki gözüm önüne aksın ki, haklıydı. Hem de çok.

Duvarın lacivertine iliştirilmiş repliklerden biri daha geldi o an aklıma.

Hatırlıyorum. Gün kavuşmak üzereydi. Ilık bir serinlik çıkmıştı. Toprak sarısı bir hüzün iniyordu sulara. Ürperdim.

“Carmela, sen bir ölüsün ama ben ölüden de beterim,” diye haykırdı Paulino.

Tiyatro yüreğinde bir alev Çağatay Palabıyık’ın. Bakalım nasıl bir alev bu, onu kendi anlatacak.

“Annem Nalan Palabıyık gerçek bir tiyatro tutkunuydu. Muammer Karaca, Toto Karaca, Vasfi Rıza, Muzaffer Hepgüler’e kadar kimler ve kimleri izlemiş zamanında. Beni, çocukluğumdan beri tiyatro konusunda yönlendiren, sürekli olarak cesaretlendiren  annem olmuştu.

“Ortaokul ve lise döneminde hep tiyatro kolunda görev aldım. Sahi, şimdi adını anımsayamıyorum, bir oyunda kadı rolündeydim. Repliğim bile yoktu. Ama oyun bittiğinde öyle bir alkış almıştım ki o nasıl güzel bir duyguydu, anlatamam. Bu heyecan, bu coşku, beğeni dolu alkışlar beni bırakmamalıydı. Aktör olmalıydım.”

Yıl 2003.Annesinin önerisiyle Selahattin Taşdöğen’in yönettiği tiyatro kursuna kaydını yaptırır Çağatay Palabıyık. Yaklaşık beş yıl boyunca çocuk ve yetişkin oyunlarında rol alır.

Kararlıdır. Bu işin eğitimini alacaktır. Aytekin Özen ile konservatuar sınavı için çalışmaya başlar.

2008 yılının Mart ayıdır. Soğuktur, sırılsıklam bir yağmur yağmaktadır dışarıda.

O akşam ” Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ” ı izlemeye gelenler arasında Nazan Yatgın da vardır.

Önce hocası, rol arkadaşı, nişanlısı, eşi ve vazgeçilmezi, aşkla, tutkuyla bağlanacağı kadın, Nazan Yatgın ile böyle tanışır Çağatay Palabıyık.

İlk görüşte aşk. Hatta aşktan da üstün bir sevgidir bu. Karasevda, diyelim. Zaten röportaj esnasında hep Nazan Yatgın’dan, yani hayatının, tüm zamanlarının tek sevda öyküsünden bahsediyor, Çağatay Palabıyık.

Nazan Yatgın ve tiyatro tek tutkusu. Tek aşkı!

“Nazan tiyatroya olan ilgimden, iş disiplinimden etkilenmiş olmalı ki, konservatuvar sınavı için beni çalıştırmaya başladı. İstanbul’da 1500 kişinin katıldığı imtihandan 65 kişi kalmıştık. Ancak mülakat aşamasında elendim. Aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım.”

Ve Konya yılları.

Kendini aşmak, iyi bir aktör olabilmek için çalışması, çok ve hep çalışması gerektiğini biliyordu.

Zamina Hacıyeva, Fuad Raufoğlu, Alpay Ulusoy, Lale Oraloğlu, Tolga Özençel gibi hocalardan aldığı derslere, içgüdülerini kattı zaman içinde. Zaten en büyük hayali İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda oyuncu olmak, iyi oyunlarda oynamaktı.

Mezuniyet sonrası Aytekin Özen’in sahneye koyduğu “Pir Sultan Abdal” oyununda rol aldı.

Ve 2013 yılı. Çağatay Palabıyık, İBBŞT kadrosuna, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda Engin Uludağ’ın yönettiği ” Kösem Sultan ” adlı oyunla,  sözleşmeli oyuncu olarak girer. Düşü gerçek olmuştur. Mutludur. Hem de çok.

“Kösem Sultan” da Şebnem Köstem, Burak Davutoğlu, Serdar Orçin, Tolga Yeter, Metin Çoban, Zeynep Özyağcılar, Caner Candarlı, Defne Gürmen, Münir Kutluğ ile aynı sahneyi paylaşır.

Kemal Kocatürk, “Lysistrata”da beraber çalıştığı Çağatay Palabıyık’ın iş disiplininden,  çabasından, yaşar kıldığı karakterden ve oyundan bir an olsun kopmamasından o kadar memnundur ki, genç aktörü adeta bir örnek olarak, diğer oyunculara anlatır ve kendisinden hep övgüyle bahseder.

“Kemal Ağabey, ‘İçindeki ateşi hiç kaybetme,’ demişti.”

Ve bir ödül.

Çağlar Yiğitoğlu’nun ani rahatsızlığı nedeniyle Çağatay Palabıyık iki hafta kadar onun rolünü üstlenir. Ve bu yorumuyla “Kayahan Medya Sanat Ödülü” ne değer bulunur. Yaklaşık bir yıl sonra da, “Fehim Paşa Konağı”ndaki başarısıyla Rotary En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü  alacaktır. Şimdi gelelim, “Fehim Paşa Konağı”na…

“Kemal Kocatürk, Turgut Özakman’ın bu eserini sahneye koyacağını ve Orhan Hızlı, Selçuk Soğukçay, Nazan Yatgın, Nevzat Çankara, Pelin Budak, Bahtiyar Engin, Ali Karagözlü kadroda benim de yer alacağımı söylediğinde, doğrusu ya rolümü merak etmiş, muhtemelen ‘Düztaban Osman’ karakterini yorumlayacağımı düşünmüştüm. Oysa öyle olmadı, yanılmışım. Kemal Kocatürk, ‘Yusuf’ karakterini bana emanet etti.”

“Oyunu okudum. ‘Yusuf’ naif, kavga gürültüden hiç haz etmeyen, sanatkâr ruhlu bir gençti. On yedi, on sekiz yaşlarında olmalıydı. Her zaman olduğu gibi, eserin geçtiği dönemi inceledim, kendimle ‘Yusuf’ arasında organik ve  duygusal bir bağ kurdum, rol ayaklanmaya başladı giderek. ‘Yusuf’ bende gövdelenmek üzereydi.”

“Fehim Paşa Konağı doğaçlamalara açıktı, çok büyük tat alarak oynuyorduk.”

Oyunun ilk gecesi, perde açılmak üzere. Kemal Kocatürk, Çağatay Palabıyık’ın yanına gelip:

Provada her ne yaptın, nasıl oynadıysan aynen devam et. Çizgini bozma. Biliyorum, bu oyunla tiyatromuz ‘bir yıldız oyuncu’ daha kazanmış olacak, der.

“Bahtiyar Engin ‘Fehim Paşa Konağı’ ile ödül kazanabileceğimi söylemişti. Nitekim o yıl ‘Komedi Müzikal’ dalında Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne aday gösterildim.”

“Fehim Paşa Konağı”nı izlemiş ve hemen sonrasında izlenimlerimi şöyle paylaşmıştım:

“Kemal Kocatürk eseri, metnin çizgisine sadık kalıp ‘Geleneksel Türk tiyatrosundan esintiler, hoş kokulu baharatlar, çeşniler katarak, eseri son derece işlevsel bir biçimde uygulamış. Sahneye konuştaki dengeli ustalık ile oynanıştaki samimiyet ve yaratıcılık, hiç kuşkusuz ki oyuna çok şey katmakta.

Kadro gerçek ve her anlamda üst düzeyde bir takım oyunu çıkartmış ortaya. Her anı iyi hesaplanmış, her duruşa, harekete, her repliğe çok çalışılmış belli. Dahası oyuncular o kadar eğlenerek ve yaşarcasına oynuyorlar ki ister istemez seyirciye de geçiyor bu enerji ve alkışlar dinmek bilmiyor, dakikalarca devam ediyor ‘bravo’ sesleri. Özellikle belirtmek istiyorum, her biri ayrı ayrı çok önemli ve değerli oyuncular ‘Fehim Paşa Konağı’na kendi damgalarını vuruyorlar. 

Ekip, her şeyden önce, oyunun mantığını iyi kavramış, iç dinamiğini gereken biçimde harekete geçirmiş. Sahne üzerinde tempo ve ritm hiç aksamıyor, düşmüyor, bir lahza olsun es vermiyor. Zaten “Sultan Abdülhamid saltanatının otuz ikinci yılında, uzanmış sert iktidar yatağına roman okuyordu. Yıldız Sarayı zeytinyağlı dolma, şebboy ve küf kokuyordu. Her şey düzeninde görünüyordu kısaca. İstanbullular her gece mehtaba çıkmaya başladılar. Ne olduysa, bu arada oldu.” öyle değil mi?

Özgün müzikte Selim Atakan ve müzik direktörü olarak Hüseyin Tuncel, oyunla bütünleşen, harika şarkılarla izleyiciyi mutlu ediyorlar. Kostümlerin sofitadan aşağıya doğru inmesi dünü bugüne başarıyla iliklerken uyumlu bir bütünleşmeyi de beraberinde getiriyor, hiç kuşkusuz. Bu arada hemen belirtmeliyim ki; sahne, ışık, kostüm tasarımları kutlanmaya değer özellikte. 

Dekor, müzik, kostüm (döneme, karakterlere, konuya tam olarak uyum sağlamakta) rejiyle dört dörtlük örtüşmüş. Çağatay Palabıyık kusursuz sahne dinamizmi, yeteneği ve zamanlaması, bilinçli ve yaratıcı oyunculuğuyla, canlandırdığı Yusuf karakterini adeta  bambaşka bir boyuta taşıyor. Öyle ki, daha ilk antresi, ilk repliğiyle oyunun doğru tonlamasını tutturuyor kolayca. Özellikle finalde yükselen alkış ve ‘bravo’ sesleri sahnelerimizde yepyeni bir yıldızın parladığını göstermekte.

Çağatay Palabıyık, kimi kalıplaşmış ökselere takılmadan, sahne sempatisi ve komedi türü oyunlara yatkınlığını kolayca ve hemen hiç zorlanmadan sergiliyor. Her şeyden önce yorumladığı karakterin tutarlılık bütünselliğini tam olarak koruyor. Dahası ses, beden dili çeşitlemeleri ve enerjisiyle rolünü en yetkin biçimde sahneye taşıyor. Yaşar kıldığı karakteri yaratıcı biçimde değerlendirip yaratıcı irade ve düş gücüne dokunuyor usulca; sesi, tınıları, tonlamaları çok iyi.

Kısaca, şimdiden belleklerde yer eden samimi oyunculuğuyla isminden yakında çok söz ettirtecek. Özetle, Turgut Özakman’a yaraşır bir yetkinlikle sahnelenen ‘Fehim Paşa Konağı’, kaçırılmaması gereken, her düzeyde çok başarılı bir çalışma.”

Yukarıda da bahsetmiştim, Çağatay Palabıyık’ın hayatında eşi, rol arkadaşı, meslektaşı Nazan Yatgın’ın önemi o kadar büyük ve tartışılmaz ki.

“Yönetmen gözüne sahiptir Nazan. Detayları, olması gerekenleri hemen fark eder. Çok iyi bir öğretmendir aynı zamanda. ‘Lysistrata’, ‘Çiçek Prenses’, ‘Fehim Paşa Konağı’, ‘İstanbul Efendisi’nde birlikte rol aldık, biliyorsunuz. ‘Vakti Geldi’de de yönetmen yardımcılığı görevini üstlenmiştik.”

“Bir kez daha yinelemek istiyorum beni tiyatroya yönelten annem ve tiyatroya devam etmemde destek olan eşim. Bu iki kadına her zaman teşekkür borçluyum.”

‘Dilaver’ ile gelen büyük başarı.

Çağatay Palabıyık, bir haftada hazırlandığı “İstanbul Efendisi”nde, Emrah Özertem’den devraldığı “Dilaver” rolünde sahne sempatisini, başarısını bir kez daha perçinler.

“Engin Alkan, Emrah Özertem her ne yaptıysa aynısını istediğini söylemişti. Rolü nasıl ele almış, nasıl yorumlamış kayıtlardan defalarca izledim. Oyun çıktıktan sonra, hiç unutmam, Zafer Kırşan kuliste bana dönüp ‘İşte Emrah Özertem’i en iyi oynayan oyuncu’ esprisini yapmıştı.”

Çağatay Palabıyık ‘dil’ olarak Türkiye’nin Shakespeare’i olarak nitelendirdiği, Necip Fazıl’ın “Reis Bey” adlı piyesinde ‘Mahkûm’ yorumuyla (özellikle infaza gitmeden önceki  oyunculuğunu, hatırlıyorum şimdi) adından bir kez daha söz ettirken “Çiçek Prenses”in ardından ikinci kez bir başka çocuk oyununda, “Define Adası”nda rol alır.

“Şanslıydım. İyi projelerde, iyi yönetmen ve oyuncularla çalıştım hep.”

2017′ de Gençlik Günleri kapsamında  sahnelenen ve başarısı bir anda kulaktan kulağa yayılan “Ayy, Carmela” yepyeni bir Çağatay Palabıyık oyunculuğunun işaret fişeği olmuştu. Bu arada “İblis”te de görev aldı Çağatay Palabıyık.

Jode Sanchis Sinistera imzalı “Ay, Carmela”.

Ve Naşit Özcan ile yeniden birleşen yollar.

“Çok severek, kendimden çok şey katarak oynadım Paulino’yu.”

“Oyunun ilk perdesinde Carmela ve ışık odasından bizi takip eden teğmenle beraberim. İkinci perdede ise salondaki herkes, gösteriyi izlemeye gelen üst rütbeli komutanlardan oluşmuş ve locada Franco varmış duygusuyla oynuyorum.”

Yavuz Koç “Ay, Carmela” ile ilgili yazısında Çağatay Palabıyık’ın oyunculuğu hakkında şunları söylüyor: 

“Çağatay Palabıyık, karakterini oldukça başarılı yorumlamış, oyunlarda nadir görünen şekilde gerçekçi, samimi bir karakter ortaya çıkarmış ve bunu başarılı bir şekilde içselleştirmiş. Karakteri biraz yüksek oynasa inandırıcılığını ve samimiyetini yitirebilir, performansını biraz düşük tutsa oyunun enerjisini ve ruhunu izleyiciye doğru şekilde aksettiremeyebilirdi. Tüm oyunlarda görmeyi dilediğimiz bu başarılı performansından dolayı kendisini tebrik ederim.”

Naşit Özcan’ın sanat hayatındaki önemini şöyle anlatıyor Çağatay Palabıyık:

“Naşit ağabey ile tanışmam ‘Fehim Paşa Konağı’ oyunu sayesinde olmuştur. Naşit Özcan’a hayrandım. ‘Meraklası için Öyle Bir Hikâye’yi kaç kez izledim hatırlamıyorum. Müthiş bir oyun ve oyunculuktu, benim için bir ders niteliğindeydi. Onun gibi bir aktörün gelip beni ‘Fehim Paşa Konağı’nda izlemesi ve bana hayran kalması benim için tarif edilemez bir gurur kaynağıydı, hiç kuşkusuz. Fehim Paşa’daki başarım sayesinde benimle iletişime geçti ve yıllardır  kafasında koymaya çalıştığı ‘Ay Carmela’ oyunundaki ‘Paulino’ karakterini sonunda bulduğunu ve  bu rolü oynayıp oynamayacağımı sordu. İnanılmaz mutlu oldum ve  derhal kabul ettim. Böylelikle ‘Ay, Carmela’ serüvenine başlamış olduk. Hatta bir gün prova sırasında beni kenara çekip “Çağatay ben Savaş Dinçel’in altın çocuğuydum şimdi de sen benim altın çocuğumsun oğlum” dedi. O gün bugündür Naşit ağabeyin bu sözü aklımdan çıkmaz.”

Yusuf, Dilaver ve Paulino… Genç bir aktörün adeta şeref madalyası olmuş, hem komedi hem dram oyunculuğuna dair üç yorumu… Hayır, sadece yorum değil, üç unutulmaz yorumu.

“İçimdeki bu harlayan, güçlü tiyatro ateşi hiç sönmesin, istiyorum. Her projede, her üstlendiğim karakterde bu ateş daha da büyüyecek, biliyorum.”

Çağatay Palabıyık’ı “Uçurtmanın Kuyruğu”, “Derya Gülü” ve uzun seneler sonra 

“Meraklısına Öyle Bir Hikâye”de de, izlemenin hayalini kuruyorum şu an. Yolu hep açık, biliyorum.