Geniş zamanlarda yaşadığını söylemişlerdi. Dün, yarın, bugün yoktu onun için. Varsa da belirsizdi. Pusluydu, kim bilir? Dudaklarında yarım kalmış bir tebessüm. Mavi yıldız çiçekleri… Uzatılan mikrofonda kenetlendi parmakları bir an. Dikkat ettim, eski gözleri yoktu. Işıklı ela gözleri donuk bakıyordu sanki. Boş, saydamsı bir bakışla süzüyordu çevresini. Neredeydi, bu kaçıncı geceydi, kaç gündüz kalmıştı geride, bilmiyordu. Tanımıyordu kimseyi. Anıları, belleği gölgeler içindeydi. Unutmuştu. Kendi dünyasındaydı nicedir, bütün kepenkleri dışarıya kapalı, küçücük kalmıştı.

Kirpiğe takılı o tek gözyaşı…

Kişi olarak, ne yazık ki, Behiye Aksoy’u hiç tanımadım ama çocukluğumda, ilk gençliğimde defalarca izledim sahnede. Taşlık Maksim, Bebek Belediye, Büyük Maksim, Çakıl Gazinolarında.

Kül rengi akşamların birinde sökün eden tüm o hatıralar. Şimdi… Böyle… Ansızın…

40’ların sonunda Ankara Radyosunun açtığı sınavı kazanarak, bir dönem radyoda program yapmış, kısa sürede repetitör muavini olmuş; Ankara Göl Gazinosunda çalışırken Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan tarafından keşfedilip Maksim Gazinosuna transfer edilmişti.

Alkışlar, her biri satış rekoru kıran plaklar, ödüller, dolup taşan gazinolar. Fotoğraflar düşüyor albümden. Halil Aksoy, Fahrettin Aslan, Berker İnanoğlu, İzzet Günay’ın siyah beyaz fotoğrafları. Derler ki, Yarın Ağlayacağım filminin kahramanı Behiye Aksoy’muş aslında. Sevdiği kadın için her şeyi (ölümü bile) göze alan gazino patronu ise İzzet Günay.

Yeni kentli alt sınıfın aynı zamanda da, eski kentli orta sınıfın hayranlığını kazanmıştı bir kez. Zeki Müren’in en büyük rakibiydi. Özgündü. Taklitleri yerini dolduramadı hiç. Gerçek bir popüler ikondu. Bir topluma, bir döneme mal olmuştu. Dahası, popüler kültür içinde bir ekol olmuş, bir tür biriciklik aurası yaratarak ulaşılmazı simgelemişti. Şarkıyı kendine uyduran, varlığını yorumladığı şarkıya katan bir solistti. Alıp götüren bir ses ve üslup. (Nasıl bir iç dramı vardı bilmiyorduk. Merak da etmiyorduk zaten. Bencildik.)

Basitliğe, bayağı, abartılı, müptezel okuyuş tarzına gönül indirmedi. Kimselere öykünmedi. “Şu bir geçek ki, kadın solistler arasında jest, mimik, aksiyon ve dinleyiciyi bir anda avucunun içine alabilen, sahneyi en iyi kullanan Behiye Aksoy’dur,” diyor Sadun Aksüt anılarında.

Bir ışık seli, rüzgarlı bir yamaç, taşkın bir pınardı sahnede. Şıklık ve estetik gurusuydu aynı zamanda. Bense hep onun havarisiydim. (Ve hele şimdi, yarım yüzyılı çoktan geride bıraktığım bu yaşlarda.)

İlle suzidil, muhayyerkürdi, rast makamları… Evet, bir simyacıydı, Behiye Aksoy. Hayatın tüm duygularını sesinde toplayan, yorumladığı her şarkıya bir başka biyografi ekleyen bir simyacı. Saçını savuruşu, sahnede olabildiğince dişi tonlarda uçuşan tül, şifon ve renk renk otrişler. O yıllarda bir gazete, sesinde ‘Boğaziçi’ yaşanan sanatkar diye tanımlamıştı Behiye Aksoy’u.

Filiz Akın, kesinlikle rol almak istediği Ankara Ekspresi  filminde klasik Filiz Akın imajından ötürü çekincesi olan yapımcı / yönetmeni, sette Behiye Aksoy tavrını taklit ederek, söyler gibi yaptığı şarkıyla nasıl ikna ettiğini, anlatmıştı bana.

Sadun Aksüt’ün Alkışlarla Geçen Yıllar (2000) adlı kitabında Gönül Yazar’ın sözlerine kulak verelim: “Ancak, Behiye Aksoy’dan korkarım. Çünkü kadın hem çok iyi şarkıcı hem de çok iyi sahnesi var..”

Seyfi Dursunoğlu’na kuliste, içinde gül yaprakları olan viski kadehi uzatıyor Behiye Aksoy. “Bir assolist tarafından yapılan en güzel jesttir bu,” diye tanımlıyor o anı Dursunoğlu Katina’nın Elinde Makası( 2004 ) adlı söyleşi kitabında ve devam ediyor: “Behiye Aksoy, Zeki’den birkaç sene sonra piyasaya çıkmıştı. Çok iyi hatırlıyorum, Behiye diye delirenler vardı. Yani, Zeki’yle mukayese olmaz belki fakat o da çok kuvvetli sahnesi olan, çok sevilen, sahnede çok seksi hareketler yapan, bıcır bıcır bir kadındı.”

Naim Dilmener’in bir yazısına rastlıyorum: “Hem hanımefendi hem de diva olunabileceğini çok az sayıda isim gösterebilmiştir bize; Behiye Aksoy bunlardan biri, hatta birincisidir. Gazinoların hayatımızda önemli bir yer tuttuğu dönemlerin eşsiz assolisti.”

Şimdilerde durup dururken kendini diva ilan eden divaneler geliyor aklıma, gülümsüyorum. O hep La Divina’ydı oysa. Ve öyle kaldı. Eskimeden klasikleşti. Neonlardan düşmeden, doruktayken… Zamanında, gecikmeden çekilmesini bildi. Arada birkaç televizyon programına katıldı o kadar. Side’de yaşamaya başladı.Tıpkı Attila İlhan’ın dizesinde olduğu gibi, nasıl bir sevdaysa eskitememiş yıllar, onu hiç unutmadık. Sesinde billurlaşan şarkılar kulaklarımızdaydı çünkü; Falcı, İntizar, Elveda Bütün Hatıralar, Bir Garip Yolcu, Elbet Bir Gün Buluşacağız ve diğerleri. Dahası, toplumsal belleğimize sızmış o en güzel fotoğraflar..

Günlerden bir gün alzhemir hastası olduğu haberi geldi. Tanımamak, hatırlamamak. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi. Hayatı, yaşadıklarını öncesiz sonrasız terk ettiğini bilmeyerek, geçmiş yılları söyleyip duran güfteler, terk ediliş…

Arada yüzüme, gözbebeklerime bakışını hissettim. Sanki yüzümde bir şey arıyordu. Sanki birine benzetmiş gibiydi. Elinden alınmış hatıralar, mazot karası bir boşlukta kaybolmuştu nicedir, biliyordum. Yaşanmışlıkların artık ona ait olmadığı bir zamandaydı. Şimdi şarkıların, notaların saatiydi. Saçında geç kalmış hüzün yağmurları… “Çaldırdım onları” dedi ya da bana öyle geldi. “Tüm maziyi..” Sustuk karşılıklı. “Soluklaşıp silindiler, hepsi bu !” dedim. Kendine karşı kurulmuş bir zemberekti unutuş. Bir misillemeydi belki de. Yere çalan acılara bir misilleme.

Mayerling Malikanesinde Maria Vetsera olmalıydı Behiye Aksoy. Arşidük Rudolf tabancasını ona çevirmeliydi. Öne doğru atılıp Mayerling faciasını engellemeye hazırdım. Bütün bunları anlatacaktım. Vazgeçtim.

Yanı başımdaki koltuğun usulca çekildiğini hissettim. Dönüp baktım. Kimse yoktu. Ürperdim. Salonda her zaman olduğu gibi çok hafif, uçuk pembe bir mum aydınlığı. Toz zerreciklerinin sonsuza dek dans ettiği ışık hüzmesine dalıverdim bir an. Neredeyse gün ağarmak üzereydi. Dışarıda, alacakaranlığı yırtan isli,çapaklı sokak gürültüleri. Yoksa kendimin bir başkası mı bütün bu anlattıklarım? Artık ne önemi var?

2015’in Mayıs ayında aramızdan ayrılmıştı Behiye Aksoy. Sonrası mı? Özlem ve sessizlik…