Sanata aşina olan herkesin bildiği üzere, diğer tüm dallarda olduğu gibi Türk edebiyatı da gelişim gösterdiği süreç içerisinde birden fazla akımı, oluşumu ve haliyle birçok sanatçıyı bünyesinde barındırmaktadır.

Sanatın, bilhassa edebiyatın yapısı gereği günbegün yenilendiğini, kendi içinde bir evrim süreci yaşadığını görmekteyiz. İçinde bulunulan dünyaya ayak uydurmakta hiç zorluk yaşamayan sanat; onu bütünleyen insanlar gibi, sürekli yenilenme içerisindedir. Sanat gibi ortak gönüllerden doğan bir olguda, sıkça rastlanan bir durum söz konusudur.

Farklı zamanlarda doğmuş, farklı aileler tarafından, farklı iklimlerde büyütülmüş olmalarına rağmen, aynı havayı soluyabilen insanlar…

Bu ortaklığı, yazdıkları mısralarda, üzerine kafa patlattıkları düşüncelerde veya baktıkları bir manzarada yakalayabilirsiniz. Bu güzel üç adam, farklı zamanlarda doğmalarına karşın zihnimde hep, aynı masada oturup karşılıklı çay içerken tahayyül ettiğim kişilerdir.

Fotoğraflarına her baktığımda, uzaklara dalmalarına sebep olan idealleri anlamaya çalıştığım bu insanlar, farklı dönemlerin tesiri altında kalmıştır. Ama üçü de öğretmenlik yapmış, Türk edebiyatına birçok çeviri kazandırmış ve şiire gönül vermiştir.

Bu üç adam hakkında onlarca yazı yazıldı, fikirleri üzerine defalarca konuşuldu belki de bu zamana kadar. Fakat gayem, onlar hakkında her türlü kaynaktan edinebileceğiniz bilgileri anlatmak değil yalnızca. Sadece bana edebiyatı ve şiiri sevdiren bu güzel insanlarla oturup birer bardak çay içmek niyetindeyim.

Özellikle belirtmek isterim ki bu yazım, kesinlikle bir kıyaslama yazısı değildir. Bilhassa, gözlerinin içine her baktığımda büyük bir naiflik duyumsadığım bu güzel adamları anlatma çabamdır yalnızca.

Sabahattin Ali, Eğridere’de 1907 yılında, diğerlerinden daha önce dünyaya gözlerini açmış olmasına rağmen, bu dünyada uzun bir yolculuğun parçası olamamıştır. Doğduğunda Osmanlı İmparatorluğu’na müdahilken, öldüğünde Cumhuriyet çoktan ilan edilmiş, halk bir meclise kavuşmuştur. Yani normal bir ömre sığamayacak kadar çok meseleye şahit olmuştur bu kısa yolculuğunda.

Onun gülümsemesi, ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde çok şey anlatır. Her fotoğrafında belli miktarda hüzün ve ona eşlik eden bir parça sevgi mevcuttur. Giydiği takım elbiseleriyle uyumlu papyonları ve fötr şapkalarıyla bütünleşmiştir şair.

Oluşturduğu bu görüntünün hakkını verir. Kendisi gibi, yazını da zariftir Sabahattin Ali’nin. Yazdığı her mısrada bir incelik vardır ve asla yüzeysel kalmamıştır. Sunilikten uzaktır mısralarındaki tebessüm. Onu anlayan, tanıyan herkesin bildiği gibi gülümsemesi kelimelerine hücum etmiş ve yazınını aydınlık zapt etmiştir.

“Ayın şavkı vurur sazım üstüne

Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne

Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne

Ay bir yandan sen bir yandan sar beni.”

dediği “Leylim Ley” şiirinde özlemle anar yârini Ali.

Mısralarına aşkın kokusu sinmiştir. Anlattığı hikâyelerin her bir zerresinde sevginin izine rastlamak mümkündür. Romanlarında ve şiirlerinde sıkça işler bu konuyu hem de hakkını vererek.

Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan. Kısa ömrüne sığdırmayı başardığı üç güzel roman. Üçü de kendi içinde dokunaklı ve dingindir. Dilindeki yalınlık ve naiflik bütün kitaplarını sarmıştır.

Kürk Mantolu Madonna kitabını ilk kez okuduğumda, zihnimde canlanan resimlere öylece takılıp kaldığımı hatırlıyorum.  Maria ve Raif’in aşkı mı, yoksa Sabahattin Ali’nin yazını mı, önünde saygıyla eğilmek isteyecek kadar sarsmıştı beni bilmem.

“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.” diye yazmıştı kitabında.

O, bu kitabı 1943 yılında yayımladığında okuyucularını bu denli sarsacağını ve onları kendine hayran bırakacağını hesaba katmış mıydı bilemiyorum. Lakin ben, bu kitabı okuduktan bir müddet sonra, onun anlatmak istediğini iyice idrak etmiş ve iliklerime kadar hissettiğim bir sevginin içinde buluvermiştim kendimi.

Sadece Kürk Mantolu Madonna’da değil, İçimizdeki Şeytan adlı romanında da kendini ispat etmiştir. Yazarın bu kitabında, kişinin benliğini anlama mücadelesini ve varoluş sancısını işlemek istediği her halinden bellidir. Romanında dediği gibi; içinde biriken hislerin birdenbire patlayarak onu zerreler halinde dağıtacağından korktuğu için yazmış olabilir miydi bu kitabı?

Çünkü muhakkak, ruhunu anlattığı Ömer’i bu denli iyi tanıyor ve anlatıyor olmasını içinde taşıdığı ruha borçluydu.

Sadece romanlarıyla değil, hikâyeleriyle ve çevirileriyle kendi aydınlığını ayakta tutmak istemiştir Sabahattin Ali. Başarmıştır da bunu. Naif gülümsemesinin ardına bir ışık demeti sığdırmış ve bizlere armağan etmiştir.

Hakkında yüzlerce kelime yazıldı, bize defalarca anlatıldı Ali. Çünkü her kesimden insanın içini okşamayı başarabilecek kadar kuvvetliydi kalemi. Henüz 41 yaşında Kırklareli’nde bir cinayete kurban gitmeyip yaşasaydı, muhakkak ki daha çok yazacaktı. Biz de daha çok yaklaşacaktık aydınlığa. Olmadı. Biz ona doyamadan, gitti bu diyarlardan. Ama öylesine güzel eserler bıraktı ki, biz ona gittiği için zerre kadar gönül koyamadık.

Ondan yıllar sonra Behçet Necatigil, 19 Nisan 1916 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açtı. Genç yaşta tüberküloz teşhisi koyulmasının ardından, okula ara vermesi sebebiyle kendini edebiyata adayan bu güzel adam, tıpkı diğer dostları gibi edebiyata sığındı.

Yazdığı şiirler ve yaptığı çevirilerle Türk edebiyatına büyük bir katkıda bulunan şairin dili ve anlatımı sadelik içerisindedir. Zarif yüreğinin etkilerini mısralarındaki yalınlıkta görmek mümkündür.

O da bir dönem öğretmenlik yapmış ve gittiği yerlerde çok güzel insanlarla tanışmıştır. Yeni kalemlerle dost olduktan sonra kendi anlatımı da tazelenmiş ve güçlenmiştir. Zonguldak’ta öğretmenlik yaptığı yıllarda Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur ile ortak çalışmalar yapmıştır.

Kendisi gibi naif iki adam daha bulmuş ve onları da bu serüvende peşine takmıştır. Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur veremden çok genç yaşta vefat etmelerine karşın, onlarca güzel şiir yazmışlardır onun önderliğinde. 2013 yapımı Kelebeğin Rüyası filmi de, Behçet Necatigil’ in Zonguldak’taki stajyer öğretmenlik dönemine dayanarak beyaz perdeye aktarılmıştır.

Yarin mendili nakışlı
Okşadım ellerimle.
Göz göz üzerimde
Çevrenin bakışı.
Çevre ateş içinde
Daralmakta çember.
Biz yanarsak beraber yanarız
Seninle, beraber.

Çevre tortop
Vurur sırtıma sırtıma.
Yüksek dağların orada
Çevre yok.

der “Çevre” şiirinde Necatigil.

Kendi içine katlanan bir mendil gibidir onun yüreği. Sıkça derbeder ama asla umutsuz değildir. İçinde duyumsadığı sevgiliyi, her akşam güneşe karşı selamlar. İnsan ruhunun çaresizliğini güzelce benimsemiş ve riyakârlık etmeden bunu şiirine yansıtmıştır.

“Bana günün birinde 
İstediğiniz şeyi
Söyleyebilirsiniz
Ölülere hükmetmek madem sağların elinde
İstediğiniz gibi
Görebilirsiniz
Beni günün birinde.”

dediğinde, isyanı yüksek dağlardan aksedip, bu ölü bedenlerimize bir rüzgar gibi ansızın çarpıvermişti.

Dilimize, Alman ve Norveçli yazarların eserlerinin çevirileriyle büyük bir katkı sağlayan şair, aynı zamanda birçok radyo oyunu da yazmıştı.

Kanser teşhisiyle kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesinde, 13 Aralık 1979 yılında vefat ettiğinde, o da meşaleyi yarınlara bırakmanın iç rahatlığını yaşamış mıydı acaba? Bilinmez. Ama bir şiirinde de dediği gibi biz de sevgileri yarınlara bıraktık. Çekingen, tutuk, saygılı.

1918 yılında diğer dostlarından çok farklı bir iklimde Manisa’da dünyaya gelen İlhan Berk, henüz 17 yaşındayken şiirlerinin bir kısmını kitaplaştırmayı başarmıştır.

Anlatımı ve şiiri biraz daha kapalı bir yapıda, sembolist ögeler içermektedir. Dilini ve yazınını değişen dönem şartlarına göre şekillendirmiş ve 1940’lara doğru Yeni Edebiyat anlayışı içerisinde yer almıştır.

“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz.
Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan
ve bana bu yeryüzünü cehennem eden
bu yazmak eyleminden kurtulduğum,
mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak.”

diyen şair, şayet yazmasaydı bir yanımız eksik kalacaktı. Çünkü dilindeki o gizli zarafet, bizi tam da düşmekte olduğumuz yerden yakalayabiliyordu. Kalemi kelimelerle yan yana saf tutan bu güzel adamın elinden, dilinden gönlümüze dokunan bir şiir mutlaka dökülmüş olacak ki, aklımıza kazınan naifliği dışında, bir de mısraları kaldı ondan geriye.

“Bir atlıkarıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.” demişti bir şiirinde. Haklıydı. Hiç durmayacak bir atlıkarıncanın sakinleriydik. İnmek de mümkün değildi, durdurmak da.

“İstanbul Kitabı” eseriyle 1980 yılında ilk Behçet Necatigil Şiir ödülünü kazandığında anlatacak daha çok şeyi olduğunu keşfetmişti belli ki. Çünkü bu ödülün ardından diğer eserleriyle, “Yeditepe Şiir Armağanı” ve “Sedat Simavi Edebiyat Ödülü” gibi ödüller kazandı.

 

Üç kez seni seviyorum diye uyandım 
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.
Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.
Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.
Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.
Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğun üstümde duydum.
Eskitiyorum, eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

Bu şiirini her okuduğumda, sevgilinin yüzünü cumhuriyetle eş tutan bu güzel adamın zihnine erişebilmek için olağanüstü bir çaba sarf ettiğimi fark ediyorum. Çünkü onun kendi içinde müthiş bir tutku adamı olduğunu anlayabiliyor ve bunu şiirlerinde gösteriyor olmasına hayranlık duyuyorum.

Şiirleri dışında ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yapan ve çeviriler yayımlayan usta şairimizi 2008 yılında Bodrum’da kaybettik. Onun güler yüzü kaldı bize miras, bir de mısraları.

Gördüğünüz gibi, bu üç güzel adamın farklı yıllarda, farklı coğrafyalarda doğmuş olması sonucu zerre değiştirmiyor. Çünkü hepsi edebiyatın ortak şemsiyesi altında, hayat denilen tufandan kurtulmak için savaş vermiş ruhlara sahip.

Onlar gibi, dünyaya naif kişilikleri ile etki edebilen insanları gördükçe umudum ve tutkum tekrar alevleniyor. Onlar gibi olmak, onlarla olmak istiyorum. İşte bu yüzden okuyorum. İşte bu yüzden okuyoruz. Bundandır ki sığınacak bir liman ya da dayanacak bir omuz aradığımızda yazıya sığınıyoruz.

Çünkü yazının bizi bir arada tutabilecek kuvvete sahip olduğunun bilincindeyiz. Yarınlara cumhuriyet gibi, aydınlık gibi, sevgi gibi izler bırakabilmek için.