“Kalbini Dinle (August Rush)” filminde Robin Williams’ın canlandırdığı karakter ile yetenekli başrol arasında şu konuşma geçer:

“- Orada ne var biliyor musun? Anlamlı notalar dizisi. Doğa tarafından ayarlanmış, bütün evrendeki fizik kanunları tarafından idare ediliyor. Bu özel bir müzik, bir enerji, bir dalga boyu ve onu yaşamazsan Yüce Tanrım asla duyamazsın!!

– Sence nerden geliyor, duyduğum şey?

– Bana sorarsan her yerden geliyor. Yani bunu biz anlıyoruz, bazılarımız. Görünmez bir şey ama hissedebilirsin.

– Yani bazılarımız mı duyabilir?

– Sadece bazılarımız dinliyor.”

Yıldızların, gezegenlerin hatta tüm evrenin müzik yoluyla birbirine bağlı olduğunu düşünmek biraz çılgınca mı? Bence değil. Çünkü gerçekten dinlediğinizde onu duymanız mümkün.

Peki, seslerden oluşan bunca düzenin içinde sözcüklerin yeri neresi? Dilin kökenini oluşturan şeyin ta kendisi aslında ses. Bugüne kadar kurduğumuz tüm iletişimin, okuduğumuz tüm romanların, duyduğumuz ve konuştuğumuz her şeyin temelinde ses var. Sesler bir araya geldiğinde sözcükleri, sözcükler bir araya geldiğinde birçok şeyi anlatabilir. Ve sanılanın aksine sözcükler o kadar güçlüdür ki onlarla istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Onlarla yaşadığınız tüm duyguları anlatabilir, dünyayı değiştirecek güçte olan bir hayali binlerce kişiyle paylaşabilir hatta bu kaotik evrenin nasıl işlediğini bile anlayabilirsiniz. Yani sesler ve onların doğurduğu kelimeler bütün yaşamın özünde olan şeyi anlamanızı sağlar. Bu yüzdendir ki başınıza iyi ya da kötü her ne gelirse gelsin sığınabileceğiniz en güzel liman onlardır.

Peki ya bu ikisi bir araya gelirse?

Öyle kendiliğinden bir araya gelmiş gibi duran bir eğretilikten bahsetmiyorum. Gerçekten anlamlı sözlerle, iyi seslerin bir araya geldiği ürünlerden konuşmak istiyorum.  Eğer güzel bir şiir yazılmış, hele bir de o şiir iyi bestelenmişse, işte o zaman ölümsüzleşiyor bazı şeyler.

Bugün severek dinlediğimiz birçok iyi şarkı aslında en başında iyi birer şiirdi.  

Biz Nazım’a, Ceviz Ağacı’nı yazdıran; Cem Karaca’ya da aynı şiiri besteleten o duygunun müptelasıyız. Biz bize iyi gelen şeylere vurgunuz.

İşte şu an sizlere bu güzel şarkıların bazılarını hatırlatmak için buradayım.

Belki bu şarkıların günümüz kaosuna uygun halleri yoktur ama olsun, bizim içimize işlemişler bir kere, yetmez mi?

  • Ceviz Ağacı – Nazım Hikmet (Seslendiren: Cem Karaca)

Rivayet odur ki, Nazım bir gece Gülhane Parkı’nda buluşmak üzere sözleştiği sevgilisi Piraye’yi beklerken inzibatlar kol gezmeye başlar etrafta. Nazım, ne yazık ki âşıklar listesinin değil; arananlar listesinin başında olan bir şairdir. Onları fark eder etmez çıkar bir ceviz ağacının tepesine, cebindeki kâğıdı kalemi çıkarır, başlar bu satırları yazmaya:

 

Başım köpük köpük bulut içim dışım deniz
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda

Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril
Koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana İstanbul’a
Yapraklarım gözlerimdir şaşarak bakarım
Yüz bin gözle seyrederim seni İstanbul’u
Yüz bin yürek gibi çarpar çarpar yapraklarım
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında

 

  • İstanbul’u Dinliyorum – Orhan Veli Kanık ( Seslendiren: Serenad Bağcan ve Fazıl Say)

Orhan Veli, sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı mektuplardan 15 Temmuz 1947 tarihli olanında şöyle der: “İstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var.” İşte ona göre bir şehrin güzelliği içinde sevdiğini barındırıyor olmasına bağlıydı. Sevdiği olmadığı müddetçe bir yanı hep buruk sevdi İstanbul’u.  Bir haftalığına gittiği Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşerek yaralandıktan sonra İstanbul’ a döndü ve sanki ölmek için İstanbul’a dönmeyi bekliyormuş gibi 14 Kasım Salı günü bir arkadaşının evinde fenalaştı ve o gece hayatını kaybetti.  Şairlerin ölümünde hep bir trajedi olması onların kaderinden midir bilinmez. Her ne kadar hazin bir ayrılık da olsa onunkisi şiirleri öyle değildir. Umut kokar, aşk kokar, hayat kokar onun mısraları.  Nahit Hanım’a Mektuplar kitabının sonunda, Nahit Hanım’ın Orhan Veli’ye hiç gönderemediği bir mektuptan bahsedilir. Yazılmıştır ama Orhan Veli bunu okuyacak kadar uzun yaşayamamıştır. Orada Nahit Hanım şöyle der:  “Yeni şiirlerin varsa gönder. Şiire de hasret kaldım. Meğerse ihtiyaçmış.” Onun şiirlerini okurken bu kadar içlenmemizin sebebi de budur işte; bir ihtiyacı duyumsamak gibidir onun şiirine duyulan hasret.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

  • Mahur Beste – Attila İlhan (Seslendiren: Ahmet Kaya)

Ahmet Kaya ile Atilla İlhan’ın yolları bu şiir sayesinde kesişmektedir elbette. Ama ben bu arkadaşlığa bir kesişme noktası daha ekleyebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü Ahmet Kaya “Kendine İyi Bak” adlı parçasında sevdiğini bir menekşe kokusunda aramaktan bahseder. Menekşenin kokusuz bir çiçek olduğunu fark ettiğimizde ise bir şeyler burulur içimizde. İşte aynı etki bu şiirde de mevcuttur. Çünkü Farsça kökenli bir kelime olan “Müjgân” kirpik anlamına gelmektedir.

Böyle ufak detayları öğrendiğimizde, önünüzdeki şeye çok farklı bir açıdan bakmaya başlıyoruz. Bu zamana kadar bu şiiri böyle okumamış, o şarkıyı böyle dinlememiştik çünkü. İşte anlamların içinde kaybolan bu iki insan mutlaka bir yerden bağlanmalıdır birbirine. Çünkü yürekleri yan yana yürür bazılarının.

Bu şarkıyı dinlerken ikisini bir masanın etrafında sohbet ederken hayal ediyorum. Biri şarkı söylüyor, diğeri yazıyor.

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara

 

  • Karlı Kayın Ormanında – Nazım Hikmet Ran ( Seslendiren: Zülfü Livaneli)

Nazım’ın memlekete olan özlemini bilmeyenimiz yok artık. Yurt dışında birçok ülkede oyunları sahnelenirken, Hiroşima’da katıldığı barış toplantısında dünyanın en büyük şairlerinden biri sayılarak selamlandığında da yanında olabilseydik keşke.

O,  ülke dışında bu şekilde anılırken maalesef eşine ve oğluna mektup yazmasına izin verilmiyordu. 1955 yılında Dünya Barış Örgütü’ndeki tanıdıkları sayesinde mektuplaşmalarına izin verildi. Helsinki’den oğluna gönderdiği oyuncakların geri gelişini “Karlı Kayın Ormanında” adlı şiirinde şöyle anlatır:

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
“Amca, dese, gir içeri.”
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri

.

.

.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

.

.

.

  • Sessiz Gemi – Yahya Kemal Beyatlı (Seslendiren: Hümeyra)

Yine konu döndü dolaştı Nazım’a geldi diyeceksiniz ama Yahya Kemal ile Nazım Hikmet’in ortak bir noktaları vardır.

“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…
Bu kadın yazın adada otururdu…
Ben de orada idim…
Deli divane olmuştum…”

Yahya Kemal’e bunları söyleten kadın, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’dan başkası değildir. Heybeliada’da askerlik yaptığı sırada Celile Hanım’a tutulan şair, belki de bu dizeleri adadan İstanbul’a giden vapurdaki aşkı Celile Hanım için yazmıştır kim bilir.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

  • Leylim Ley – Sabahattin Ali (Seslendiren: Zülfü Livaneli)

Belki de çoğumuzun yıllardır sahibinden bihaber dinlediği bu türkü Sabahattin Ali’den başkasının değil. O nefes alırsa gökyüzü serpilir, adım atarsa dağlar yerinden oynar, hele bir de şiir yazarsa işte o zaman kainat ayaklanmaya başlardı. Aklına özgürlük kuşları düşmüş her şair gibi o da şiirleriyle hayat bulurdu. Bundandır ki, onun bu şiiri bolca hasret ve özgürlüğe düşkünlük içerir:

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yârin çıplak ayağına sür beni

Aldım sazı çıkmış gurbet görmeye
Dönüp yâre geldim yüzüm sürmeye
Ne lüzum var şuna buna sormaya
Senden ayrı ne hal oldum gör beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil yüreğine sor beni

İşte böyle. Sanırım daha fazla söze hacet yok. Ne yazık ki, bu güzel şiirlerin ve şarkıların tümünü buraya sığdırmam imkânsız. Ama bu onları dinlemekten sizi alıkoymasın. Müziksiz ve şiirsiz kalırsak o zaman içimizde bir şeylerin öleceğini düşünüyorum.

Müzik her yerde, tek yapmanız gereken onu dinlemek…

Yaşamak ve direnmek için… Müzik yoldaşınız olsun.