“İnsanlar şarkı söyleyemediğimi söyleyebilirler ama kimse söylemediğimi söyleyemez.”

Müzik tarihinin en renkli simalarından biri olan Amerikalı soprano Florence Foster Jenkins’in, Meryl Streep’in unutulmaz performansıyla beyaz perdede hayat verdiği biyografik filminin belki de en etkileyici sahnesinde, insan varoluşunun en çetin ikilemine şu cümleyle değiniyor: İnsanın yetenekleri mi yoksa o alandaki tutkuları mı onu bir yerlere götürür?

Şüphesiz ki konu sanat, özellikle de performans sanatçılığı olunca, yeteneğin ve eğitimin yeri azımsanmayacak kadar büyüktür. Ancak insanın içindeki sanat ve üretmeye yönelik sevgi ve tutku ne denli büyükse yapabilecekleri de o ölçüde sınırsızdır. Ve Florence Foster Jenkins, bu önermenin en önemli delilidir.

Narcissa Florence Foster, 19 Temmuz 1868’de Pennsylvania’da dünyaya gelir. Babası, Pennsylvania’nın zengin ailelerinden birinin oğlu olan bir avukattır. Minik Florence’in müziğe karşı duyduğu büyük tutku henüz yedi yaşındayken başlamıştır ve yetenekli bir piyanist olarak Beyaz Saray’da, dönemin başkanı Rutherford B. Hayes için minik bir resital dahi vermiştir. Ancak sonraki senelerde, bu alanda Avrupa’da almak istediği eğitimi babasının desteklememesi üzerine Florence, âşığı Dr. Frank Thornton Jenkins’le kaçar ve hayatını geri dönülmez bir biçimde etkileyecek olan bu adamla henüz on yedi yaşındayken evlenir. Bir sene sonra, eşinden frengi kaptığını öğrenir ve ondan ayrılır ve kendisiyle bir daha görüşmez ama soy ismini kullanmaya devam eder.

Kolundaki bir yaralanma sonucu, elini etkin kullanamadığı için bir piyanist olarak yaşamı sona erer ve verdiği piyano dersleriyle geçimini sağlamaya çalışır. Fakat bir süre sonra, annesiyle birlikte New York’a taşınır. Burada, İngiliz Shakespeare oyuncusu St. Clair Bayfield ile tanışır ve ölümüne dek derin bir muhabbetle sevdiği ve sevildiği bu adamla birlikte yaşamaya başlar. Aynı sene babasının vefatıyla eline büyük bir miras geçer ve Florence kendi gösterilerini tertip etmeye başlar. Şan dersleri alır, New York sosyetesinde aranan simalardan olur ve birçok müzikal cemiyetin başkanlığını yürütür, sanatçıları ve eserlerini destekler. Aynı zamanda menajeri olan hayat arkadaşı St. Clair Bayfield’ın takdimi ve performanslarıyla katkıda bulunduğu özel gösterileriyse, tableaux vivants yani canlı tablolar biçiminde sunulan performanslar olmuştur. Bir grup performans sanatçısının estetik sahneleri adeta bir tablodaymış gibi sundukları bu abartılı ve hiçbir masraftan kaçınılmayan teatral performanslarda Florence kendini abartılı kostümler içerisinde sunmuş ve gerek taraftarları gerekse giderek büyüyen hayran kitlesi tarafından oldukça beğenilmiştir.

Fakat Florence’in sahneye çıkma, şarkı söyleme arzusu gün geçtikçe daha da büyümektedir. Dönemin en ünlü şan hocalarıyla ve yetenekli piyanistlerle çalışan Florence, ne yazık ki çok sevdiği bu alanda hiçbir zaman yeterli olamamıştır. Florence’ın şarkı söyleme konusundaki yeteneksizliği ona her ne kadar büyük bir ün getirmiş olsa da, ciddi anlamda bunun nedeni araştırıldığında, frengi tedavisi için antibiyotiklerden önceki dönemde kullanılan arsenik ve cıvanın merkezi sinir sistemi üzerindeki tahribatının duymaya etkileri göz ardı edilememiştir. Belki de bu konudaki heyecanlı ve aşırı coşkulu hali, çok iyi olamadığını gördükçe, çevresi her ne kadar aksini söylerse söylesin onda farklı bir tedirginliğe sebep olmuş olabilir. Ya da belki de Florence gerçek anlamda büyük bir müzik âşığıydı ama fiziken sağlıklı bir insan olsaydı bile şarkı söyleme konusunda hiçbir zaman yeterli olamayacaktı. Asıl sebep her ne olursa olsun, Florence ismini müzik tarihine, tüm zamanların en iyi şarkı söyleyemeyen müzik tutkunu olarak altın harflerle yazdırmayı başarmıştır.

Florence Foster Jenkins’in ilham verici yaşamı ve müzikal yolculuğu, şüphesiz 2016’nın en beğenilen filmlerinden biri olarak karşımıza Stephen Frears imzasıyla çıktı. Yetenekli oyuncu Meryl Streep’e unutulmaz performansıyla, kariyerinin 20. Akademi Ödülleri adaylığını kazandıran filmde, Florence’ın hayat arkadaşı St. Clair Bayfield’e İngiliz aktör Hugh Grant, birlikte çalıştığı genç piyanist Cosmé McMoon’a ise Simon Helberg hayat veriyor. Elbette 89. Akademi Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu ve En iyi Kostüm Tasarımı dallarında adaylıkları olan bu unutulmaz biyografik eseri seyretmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Hayattaki tutkularınızın sesini bastırmamanız, hayallerinizin peşini bırakmamanız dileğiyle. Keyifli seyirler.