Demokrasi ile müzenin nasıl bir ilgisi olabilir? Bu iki kelime nasıl yan yana anılabilir? Başlığı görünce bu soruyu soracak olanlar mutlaka vardır. Halkın hizmetine kendini adayan bir kurumun, halkın özünde yer alan “demokrasi” ile bir ilgisi olmalı. Peki nasıl?

Bunu anlatmak için “Müzeler Çağı” denilen 19. yüzyıla ve hatta biraz daha öncesine dönmek gerekiyor. Tıpkı bizde Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra 1924 yılında Topkapı Sarayı’nın müzeye çevrilmesi ve Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere birçok saray, kasır ve köşkün sosyal ve kültürel hizmetler için “halka intikal etmesi” gibi, pek çok ülkede de kraliyet yapıları “el değiştirme” sürecinden geçiyordu.

Bu süreç demokrasi kavramının ortaya çıkışı kadar önemli görülmelidir. Düne kadar hanedan ailesine ait, çoğu zaman devlet idaresinin mekânı olan ve sıradan insanların asla giremeyeceği bu yapılar artık halkındır. Tabii ki giriş-çıkış çeşitli koşullara bağlıdır ama bu yapılar artık halkın hizmetine adanacaktır. Müze olarak, konferans salonu olarak, restoran olarak içeri girilebilir. Hangi maksatlarla kullanıldığı bir başka tartışma konusu olsa da, özetle ayrıcalıklı zümreler ortadan kalkmıştır ve bu yapılara ulaşmakta herkes eşit olmuştur.

1700’lü yılların ortalarından itibaren kraliyet ailelerinin koleksiyonları müzelere dönüşerek ziyaret edilebilir mekanlar olmaya başlamıştı. Yine de Louvre gibi önemli müzeler modern devlet ile mutlakıyet rejiminin çatıştığı mekan olmayı uzun yıllar sürdürdü. Müze olarak ulusal kimliği ile halka açılan Louvre Müzesi, Napolyon’un imparatorluğunu ilan etmesinden sonra ‘Musee Napoleon’ adıyla yeniden imparatorluk müzesi olmuş ve hatta Napolyon kendi düğününü burada yapmıştır. Keza Napolyon’dan sona, X. Charles da Louvre Müzesinin kendi adıyla anılmasını isteyecektir.

Rusya’da benzer süreç 1917 devriminden sonra yaşanır. Devrim idaresi, Çarlık müzelerini “işçi sınıfının güzellik ideallerine hizmet etmek üzere” yeniden düzenler. Koleksiyonlar bir disiplin içinde tasnif edilir ve işçi sınıfına yönelik teşhirler oluşturulur. Bu yeni teşhirler oluşturulurken Rusya’da, Almanya’da, İtalya’da ve Türkiye’de öncelik klasik eserlerindir. Bu dönemde klasik eserler neredeyse Rönesans devrindeki kadar itibarlıdır. Modern ve çağdaş sanata yer verilmez.

Rus Devlet Müzesi galerilerinden bir görüntü

Avrupa’nın genelinde benzer şekilde gelişen süreç İngiltere ve Amerika’da farklı bir boyutta yaşandı. Kraliyet müzeleri ulusal devlet müzelerine dönüştürülmedi; aksine özel koleksiyonlar kamusal müzelere çevrilirken, kraliyet koleksiyonlarının çoğu satılarak elden çıkarıldı. Öte yandan ayrıcalıklı zümrenin üstünlüğü olarak kabul edilen sanatın halka yayılması için bazı aristokratların koleksiyonları Parlamento tarafından satın alındı ve gelişen süreç Buckingham Sarayı dahil olmak üzere bütün kraliyet saraylarının müzeye dönüştürülmesi tartışmalarını gündeme getirdi.

Britanya Müzesi

Tüm bu saydığımız ülkeler arasında süreci tamamen farklı yaşayan tek ülke Amerika’dır. Özellikle Avrupa devletleri tarihsel süreçlerinde “ulus-devlet” olma çabası içindeyken müzeleri önemli bir araç gördü ama Amerika, müzeleri ulus-devlet yaratmakta anahtar öge olarak kullandı. Yeni bir kimlik ve dolayısıyla bir geçmiş inşa etmeye çalışan Amerika için müzeler en ideal ortamlardı. Geçmişin sergilendiği müzelerin yerine, bir geçmiş yaratmak için müze kurmak diye özetleyebileceğimiz bu süreçte Amerika, geçmişte oluşturulan bir koleksiyonu olmadığı için sürekli “satın alarak” büyüdü. Kısa süre içinde İtalya’dan sonraki en zengin Rönesans koleksiyonuna sahip oldu ve bugün Metropolitan Müzesi kuzey yarım kürenin en büyük müzesi kabul ediliyor.

Amerikan müzeleri filmlere sık sık mekan oluyor.

Müzeler çağı bu çatışmalarla kapanıp etkileri 20.yüzyıla dahi yansırken, bir sonraki çağ müzelere modernizmi getirecektir. Müzecilik tarihinde Louvre nasıl ki demokrasi ve modern birey ile özdeşse, 1997 yılında Bilbao’da açılan Gugghenheim Müzesi de post-modernizmin temsilcisi olacaktır.

Bugün gelinen noktada müzeler yalnızca koleksiyonları ile değil binaları, mimarileri, etkinlikleri, mağaza ve restoranları ile de bir akımın temsilcisi olabiliyor. Artık insanlar her müzede denk gelinen olağan eserleri merak etmiyor ama sadece bir eser, kimi zaman müzenin binasını görmek için bile kilometrelerce yol gidebiliyor. Yeni müze tanımlarında müzenin artık sadece toplayan, belgeleyen, sergileyen ve yorumlayan bir kurum olmadığı sıkça vurgulanıyor. Müzelerin artık kültürel belleği korumak, yerel kültüre katkı sağlamak gibi yeni görevleri var. Yani artık önemli olan müzelerde geçmişi değil çağı yakalayabilmek…

Sonucu kendimizle yaparsak, Türk müzeciliği son yıllarda ümit vaad ediyor. Umuyoruz ki ülkemizde de yakın zamanda çağını yakalayan, çağını aşan, ismiyle ziyaretçi çeken sayısız müzemiz olur.

 

Başvuru Kaynakları:

Müzede Modernliğin Kurulması ve Bozulması, Ali Artun,  (http://www.aliartun.com/content/detail/19)

Sanat ve Müzeler 1- Müze ve Modernlik, Ed. Ali Artun, 2006

http://notinthehistorybooks.com/post/157397763830/lostinhistorypics-the-louvre-museum-paris-1957