‘’Mayın benim görüşümü, 
konuşmamı,
işitmemi,
kollarımı,
bacaklarımı,
ruhumu aldı
ve beni cehennemde bıraktı.‘’

Bu dizeleri bir yerlerden gözünüz ısırıyor, değil mi? Metallica’nın One şarkısına ait video klibindeki görüntüleri az buçuk hatırlayalım. Siyah beyaz, pesimist, soğuk sahneler ve bir hastane ortamı. 1971 yapımı Johnny Got His Gun, çekildiği dönem içerisinde değerlendirildiğinde oldukça politik görülebilir ancak günümüz izleyicisinin filmi izlerken ilk odaklandığı şey Amerikan solunun pasifist manifestosundan ziyade genç bir askerin yaşadığı trajedi olsa gerek.

Birinci Dünya Savaşı’na katılan Johnny, bir topçu mermisinin patlamasıyla kendini hastanede bulur. Önce ne olduğunun farkına varamasa da vücudundan çıkarılan dikişler ona artık kol ve bacak uzuvlarının yerinde olmadığını hissettirir. Bilinci yerinde ve kendi bedenine tutsak halde sedyede ayak seslerinin titreşimini takip ederken, kimin geldiğini ya da ne konuşulduğunu bilemez. Yüzünün tamamını kaybeden genç asker, doktorların sonradan diktiği nefes borusundan, kalp atışlarından ve beyninin sağlam kalmış çok küçük bir parçasından ibarettir. Sadece 6 aylık bir serüven yaşayıp evine gururlu bir genç olarak döneceğini ve ülkesinin özgürlüğünü koruyarak toplum tarafından saygı göreceğini düşünmüştür ancak her şey çok farklı sonlanmıştır. Tam da bu yüzden, filmin ismi 1900’lerin başında sıkça kullanılan ‘’Johnny get your gun’’ sloganına  atıfta bulunup genç yaştaki insanların patriotik sloganlarla savaşa teşvik edilmesini eleştirir. Boğulup intihar etmek ister ama cerrahi yöntemlerle açılmış olan soluk borusu da kendi kontrolünde değildir. Dalton Trumbo’nun yazdığı kitapta hikayenin çözümlenmesi Johnny’nin savaşın sadece küçük bir topluluğun yararına hizmet ettiğini fark edip insanlara bunu göstermek istemesi üzerine olsa da, film uyarlamasına bakıldığında Johnny’nin hastane görevlileriyle Mors alfabesi aracılığıyla iletişime geçtiği sahneyi çözümlenme olarak değerlendirmek daha tutarlı olabilir. Kendini ifade edebilmeyi başaran Johnny, hastane görevlilerine ve doktorlara tek istediği şeyin ülke çapında sergilenmek olduğunu iletir. Böylece insanların ve körü körüne bağlanılan modernist ideolojilerin bireylerde nasıl yıkımlara yol açabileceği herkes tarafından bilinecektir. Ancak bu isteği askeri yasalara uygun değildir ve Johnny hayatını böyle geçirmek zorundadır. Son sahnede, bir hemşire Johnny’nin çaresiz bir şekilde ölme isteğini yerine getirmek ister ama başarısız olur. Başkahramanımız hayatının sonuna kadar bir hastanenin deposunda, diğer insanlardan gizli saklı, doktorların üzerinde çalışabileceği bir beden olarak yaşamak zorundadır.

johnny-got-his-gun-1

Sedyede ne olup bittiğini anlamaya çalışan Johnny’nin, film boyunca gerçeklik ve fantezi arasındaki çizgiyi kaybettiğini ve eski hayatıyla şimdiki hayatı arasında kaybolduğunu izleriz. Çocukluk anıları, Johnny’nin babasını elinden her iş gelse de para kazanmak ve rekabet etmek konusunda kendini başarısız bulan bir demir işçisi olarak gösterir. Annesi ise yemek yapan, çocuklarıyla ilgilenen kendi halinde bir kadındır. Kız arkadaşı Kareen ve onun demir yolu işçisi babası da Johnny’nin hastanede hatırladığı eski hayatına ait kesitler arasındadır. Ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış bir bedenin nihai derdi demokrasi, savaş, özgürlük gibi gözle görülemeyen ve hissedilemeyen konseptler değildir artık. Kahraman imajıyla, kutlamalar eşliğinde savaşa yollanan bir genç ölüm yatağındayken ailesini, babasının kendi elleriyle yaptığı güvenli evi, bahçelerindeki arıları, kedileri ve kaybettiği gençliğini düşünmektedir. Trumbo’nun savaş karşıtı ve sol görüşlü bir yazar olduğunu göz önünde bulundurursak, filmde ‘savaş’ kavramının bir burjuva ideolojisi olarak ele alındığını ve bu kavramın işçi sınıfına milliyetçi mitler şeklinde dayatıldığını söyleyebiliriz. Johnny ile babası arasında geçen ‘demokrasi nedir’ temalı diyalog ise yönetmenin eleştirel yaklaşımının en açık olduğu sahnelerden biridir.

1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgalinden iki gün sonra kitabı yayınlayan Dalton Trumbo, hikayeyi 1971’de yönetmen olarak filme uyarlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin sırasıyla Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve en sonunda Soğuk Savaş döneminde Amerikan sanatçılara karşı başlattığı Hollywood Blacklisting ayıklaması Trumbo’nun oldukça zor bir süreçten geçmesine sebep olur. Savaş karşıtlığı ona Amerikan izolasyonistlerini, genç erkek çocuk sahibi anneleri, barış yanlısı aktivistleri ve solcu görüşten pek çok insanı kazandırmış olsa da en sonunda, Trumbo yayınladığı eser üzerindeki haklarını FBI’a kaptırmıştır. Ayrıca, pek çok kez -örneğin Kore Savaşı sırasında- ülkesinin yaşadığı politik gerginlik sebebiyle kitabının basımını kendi isteğiyle durdurmuştur.

Johnny Got His Gun’ın açılış sahnesi, Birinci Dünya Savaşı dönemine ait kalabalıkları ve Winston Churchill gibi önemli politik figürleri oldukça telaş içinde ve nutuk atarken göstermektedir. Pek çok kez hızlı jump-cut’lar yaparak, bir yandan ortama hakim olan kaosa diğer yandan da savaşın gösteri yürüyüşleriyle yüceltilmesine vurgu yapmaktadır. Her şey olup biterken aniden gelen patlama sesiyle kendimizi bir metronom temposundaki nefes sesleriyle karanlıkta 3 doktora bakarken buluruz.

Sonraki sahneler bizi bir ilk yardım çadırından, hastane binasına götürür ve voice-over aracılığıyla öğreniriz ki beyninin hemen hemen tüm kısmı işlevini kaybetmiş ve artık ortada tek hissedebildiği şey çektiği acı olan genç bir asker vardır: Johnny.

Filmdeki renk ve filtre kullanımı şimdiki zamanı siyah beyaz, geçmiş zamanı ve hayali sahneleri renkli gösterir. Bu yüzden, ikinci kısımda Johnny ve sevgilisi Kareen’in yaşadığı ilk gece sahnesi de filmin siyah beyaz girişinin aksine renkli devam eder ve izleyicinin farklı zaman kullanımlarını kolay ayırt edebilmesini sağlar.

Karakterin önceki hayatına ait anılardan savaş sahnelerine geçerken, bayram havası tadındaki askerleri yolcu etme merasimi, ses efektlerinin absürt kullanımından dolayı bir yabancılaşma hissi verir ve bu etki görsel olarak da desteklenir.

Bu geçiş sahnesinden sonra kendimizi filmin geri kalanındaki ‘şimdiki zaman’ ın çekildiği hastanede buluruz.

Bir insanı yaşarken tabuta koysanız ve hayatının sonuna kadar kilitli bir şekilde öylece bıraksanız ne yapar, ne hisseder, ölmek bile kendi elinde değilken neyi umut eder?

İletişime geçemeyen ve tepki veremeyen bir karakterle hikaye anlatımının nasıl işlenebileceğini düşünelim. Eğer ana karakter bir inisiyatif alamayıp eylemde bulunamıyorsa, çevresine odaklanmaktan başka seçenek bulmak zor.  Ancak yine de yönetmen Trumbo filmin uyarlandığı kitapta da olduğu gibi, Johnny’i birinci tekil kişiden anlatırken monotonlaşmayı önleyecek şekilde yer yer üçüncü tekil kişinin sesiyle – görsel olarak baktığımızda nesnel bir bakış açısı ile – anlatım yoluna gitmiş. Johnny’nin diğer karakterler tarafından duyulmayan voice-over’ı onun düşüncelerini izleyici olarak takip edebilmemizi sağlarken, hastanedeki diğer karakterlerin konuşmaları ve anıların işlendiği nesnel bakış açısıyla çekilmiş sahneler filmdeki yüzeyselleşme tehlikesini engellemektedir.

Film zaman zaman otobiyografik sahnelere yer vermektedir. Örneğin, Johnny’nin ölen babasını son kez görmesi için annesi tarafından eve çağrılması ya da Johnny’nin ekmek fırınında çalıştığı sahneler Trumbo’nun kendi yaşamından alınmıştır.

johnny-got-his-gun-2

Karakterin asıl mücadelesi, akıl sağlığını kaybetmemek üzerine kuruludur. Bir taraftan İsa ile kart oynayıp ondan tavsiyeler aldığı ya da doktorların savaşı bir fırsat olarak kutladıkları hayali sahneleri seyrederken, diğer taraftan Johnny’nin çocukluğundaki güzel eski günleri hatırlayarak gerçekliğin şimdiki zamanda bir hastanede değil de geçmişte yaşanan anılarda olduğuna inanmak istediğini görürüz. Johnny küçük bir çocukken kendisine verilen dinsel ve ahlaki öğretileri tekrar tekrar düşünür ve bunlar aracılığıyla bir çıkış yolu bulmaya çalışır: “İnsan maddesel değil, ruhsal bir varlıktır.”

Savaşa gitmeden önce, Johnny’nin gerçekliği ve ideal olarak gördüğü şey, kendi emeğiyle ailesine en iyi şekilde bakan mütevazi babasıyla ve koruyucu annesiyle kırsal geleneksel bir hayat yaşamaktır. Kendisine ait olmayan çıkarları destekleyen ideolojiler ve başkaları tarafından empoze edilen mitler onun da diğerleri gibi toplumda korkak olarak nitelendirilme baskısıyla savaşa katılmasına sebep olmuştur.

Karakterin akıl sağlığını koruma çabasında başardığı ilk şey, gece ile gündüzü ve daha sonra yılları ayırt edebilmesi olur. Bedeninde hissettiği güneşin sıcaklığı, ona yaşadığını ve hala bir umut olduğunu hissettirir ve filmin sonuna kadar bu umudu koruyacaktır. Ancak, hem kahramanı hem de insanlığın kendi yarattığı yıkımı fark etme ihtimali karanlıkta bırakılır.

”…Bize sloganları verin ve bizler onları gerçeğe çevirelim… Bir değil, on değil, on bin değil, bir milyon değil, on milyon değil, yüz milyon değil fakat bir-iki milyarımız, dünyadaki tüm insanlar… Siz efendiler savaşları planlar ve yön gösterirsiniz biz ise silahlarımızı oraya yöneltiriz.” (D. Trumbo, 1939)

Editörün notu: Sevgili Gamze’nin analizini okuduktan sonra filme dair Folmer Kelly tarafından yapılan ve fazlasıyla “kısa” olan bir oyuna rastladım. İlgilenen okuyucularımız bu adresten ulaşabilirler: http://www.newgrounds.com/portal/view/592370