Son görüşmemizden bu yana değişen bir şey olmadı ve ben yine biraz film, biraz o, biraz bu, biraz da kendim hakkında konuşmak üzere sarılı siyahlı zeminde bağdaş kurmuş oturuyorum. Bu sene Fashion Film Festival 2016’nın ilk gününe katılım gösterdim. (Yazıya bir yerden başlamak gerek öyle değil mi?) Bu sektörde can-ı gönülden yer almak isteyen biri olarak, halk tarafından katılımın az olduğunu görmek benim için pek sürpriz olmadı. Tabii bunu söylerken 13:00’ün bir grup insan için sabah saat 08:00 gibi bir saate tekabül ettiğini de hesaba katmak gerek. Ben biraz erkenci bir insanım, erken gidip erken kalkmaktan hoşlanıyorum. Organizasyon hakkında yapacağım ilk yorum; festivalin adının İngilizce olmasına rağmen festival alanında çevirmen yoktu. Yani en azından biz görevlilere sorduk ve bu cevabı aldık. En azından bunun duyurusu yapılabilirdi ve bunu göz önünde bulunduracak katılımcılar bu bilgiye sahip olarak katılım durumlarını belirleyebilirlerdi. Her neyse bu kısmı geçiyorum, yanımda yabancı bir arkadaşım olduğu için ben önemsedim fakat bu yazıyı okuyabilenler için çok da önemli bir detay değil.

Biraz seçici ve pesimist davranıyor olabilirim fakat son zamanlarda modaya dair çok az şey beni heyecanlandırır hale geldi. Bilemiyorum, sanırım sorun modada değil bende. Ben modayı hak etmiyorum. Moda benden daha iyilerine layık. Mutlu mutlu çekirdek çitleyebilecekken bu kadar eleştiri ve tatminsizlik normal değil. Yine de şahsımı bir köşeye ittirip mümkün oldukça objektif olmaya çalışacağım. Bu sadece bana göre midir bilmiyorum ama moda filmleri daha çok video art tadında projeler ve seyirciye belli bir ruh halini aktarma sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Her ürünün bir hedef kitlesi her hedef kitlesinin belli başlı değerleri var. Anlayacağınız benim beklediğim bir çeşit akupunktur. Herhangi bir anahtar kelime ya da bir alt metin olmadığında “moda filmi” kelimesinin altı boş kalıyor ve bu filmlerin önemini düşürüyor. Yani safi ürün gösteren video projeleri yerine ürünün packshotını çekmek çok daha mantıklı. Bir klibin moda filmi olabilmesi için kıyafetler ve müziğin görüntü yoluyla ortak bir titreşimde buluşmaları gerekmiyor mu? HowAreYou adlı markanın “Snowroad” adlı klibi öyle değildi mesela. Bahsettiğim noktada buluşmasalar bile buluşmamalarının bir sebebi olması gerekiyor yahut bu videolar inanılmaz bir görsel işçilik istiyorlar.

Görsel sanatların da dönemsel bir şekilde revaçta olan kullanım biçimleri oluyor. Normal. Sadece festivaldeki filmlerden katiyen bahsetmiyorum. Festival sadece yazıya başlamak, bu konu hakkında biraz konuşmak için bir bahane. Evet, Yoann Lemoine, Woodkid’in “Iron” klibinde harikalar yaratmış olabilir. Ama bu, benzer elementleri içeren tüm videoların aynı başarıyı elde edeceği anlamına gelmiyor. Bahsi geçen klipte görsel materyal ile sözler çok büyük bir uyum içerisinde. Perküsyon enstrümanları, etnik karakterlerin kullanımı… Anlatabildim mi? Fakat bu klip bana özellikle de erkek modellerin ön planda olduğu moda filmlerine, minimalizmin bu kadar tutulduğu bir dönemde fazlaca ilham vermiş gibi gelmeye başladı. Mesela festivalde karşılaştığım “The King and the Crown” adlı klipte ritimle tutarlı olan pek bir şeye rastlamak mümkün değildi. Elemanın başında güzel bir taç vardı gerçi, kör göze parmak. Ha bu iki video arasında cidden bu denli abartılı bir benzerlik var mı? Bu kadar abartılısı yok. Klipler izlemek isteyenler için internette mevcut. Tekrardan festivalden olan “Pippin and the Pursuits of Life”ın tarzım olduğunu söyleyemem ama çekiciydi, farklıydı, kaliteli görünüyordu. Bana nedense Jake Gyllenhaal’ın oynadığı “Bubble Boy” adlı vasat filmi hatırlatsa da yaratılmak istenen ruh hali seyirci tarafından algılanmaya açıktı ve tasarımlar ilgi çekiciydi. Aynı festival bünyesinde yer alan bu iki film arasında dahi dağlar kadar fark vardı.

Bana göre festivalin en iyi filmi olan “Hollow” şu sözlerle başlıyordu; “…Yapılacak güzel bir hata gibi görünüyordun”.

Sözlerin ve görsel materyallerin adaptasyonu bu videoda çok berrak. “Yukardakileri s*ktir et, aşağıdakileri de…” diyor parçanın nakaratında. Görseller queer sözlerin yarattığı beklentiyi karşılıyor. Videonun biraz Arabik biraz Broadway usulü oluşu beni daha baştan kazandı. Tabii bu da tamamen kişisel bir görüş.

Bir önceki yazımda üzerinde biraz daha fazla konuştuğum “tüketici güzellik” ve “kışkırtıcı güzellik” muhabbetine dönecek olursak avangart güzelliğin moda filmlerinde yer edinememesi beni çok feci kaşındırıyor. Klişeler tadındalarsa güzellerdir ve bir mesajı iletmenin en “kolay” yolu basmakalıp karakterlerdir. Fakat moda filmlerinde kullanılan modellerin tanıdığımız bireylerle uzaktan yakından alakaları olmuyor ve bu durum beni gösterilen üründen de uzaklaştırıyor. A sınıfı markaların kendileri gibi A sınıfı ünlüler ve yönetmenler ile çalışmayı tercih ettiklerinde ortaya muhteşem filmler çıktığını görüyoruz. Giuseppe Tornatore ve Dolce&Gabbana, Jean-Pierre Jeunet ve Chanel ya da Baz Luhrmann ve tekrardan Chanel … En basitinden Jean-Pierre Jeunet’in reklamı Haydarpaşa Garında çekilmişti ve gördüğüm en etkileyici parfüm reklamıydı. Elbette bu yönetmenlerin “bu yönetmenler” olmalarının belli başlı sebepleri var. Fakat farklı ruh halleri empoze etmek üzere başına oturulan işlerin fabrikasyon filmlere dönüşmemeleri için bir Baz Luhrmann olmaya gerek yok. Bu noktada durup neden moda filmlerinin sinema filmlerinden daha az değeri hak ettikleri kanısında varıldığını düşünüyorum. Moda filmlerinde önemli olan tek şey “moda” konsepti midir? Peki ya olayın “film” tarafı?