Walter Benjamin “Fotoğrafın Küçük Tarihi” yazısında “(…) fotoğrafçının işlenen suçu resimleriyle ortaya çıkarması ve suçluları göstermesi gerekmez mi?” derken toplumda adil olmayan şeylerin, suçu ve suçluları ifşa etmesi gerektiği ile fotoğraftan ne beklediğini de duyumsatır. Yine de sorgulanmalıdır ki suç ve suçlu fotoğrafın neresinde olmalıdır? Bir itirafı fotoğrafla gerçekleştirirken ne kadar cesur olmalıyız, ne kadar temkinli yaklaşmalıyız? İnce sınırların detaylarıyla birçok soru aklımı kurcalarken Ömer Tevfik’in “Misafir*Hane” fotoğraf kitabını gerçeklerin biriktiği bir ihbar mektubu olarak okudum.

Normlaşmış kabuller dışına çıkmış ve bir durumun kavranmasında önemli bir derinlik kazandıran “Misafir*Hane” toplumumuzda görmeyi asla istemeyeceğimiz “ötekilere” yakından görmemizde güçlü bir rol üstlenmiş. Çağdaş toplumsal sorunlar içerisinde en zorlayıcı bir konudur çünkü. Toplumun karakteristik yapısını tanıdığımız en iyi görüş alanımızdır da aynı zamanda. Ömer Tevfik başladığı “Gezi’den OHAL’e Türkiye’de Trans Kadınlar” projesiyle insanı insana anlatarak çoğalan sıkıntıların neden sürekli tekrar ettiği üzerinde bir düşünceyi kanıtlıyor. Bu yüzden “Misafir*Hane” fotoğraf kitabı toplumsal bir betimlemedir. Gizli tutulan ve üzeri kapatılan bir sorunun görünürlüğünü sağlamak için üzerindeki örtüyü kaldırıyor.

Fotoğrafın güçlü yanı da putlaşmış kavramları hızlı olmasa da yıkıma sürüklemesi değil midir? Seks işçiliğiyle beraber birçok kötü yaşantılara maruz bırakılmış bir “camia” olarak kalıplandırılmış ve toplumsal bir sorun olarak aşılmakta güçlük çekilmiş bu mevzunun yeniden inşa ediliyor olması, “görünmez” tarafının gün ışığına çıkması, konunun değişmeyen bakış açının değişiyor olması biraz da sanatın yani fotoğrafın gücü sayesindedir. Elbette sanatçıların/fotoğrafçıların da rolü etkin. Üzerinde çalıştığı alandaki yaklaşımı fotoğrafın gidişatını etkilemekte. Bir röportajında “Konu ne kadar travmatik olursa olsun, hayatın akışkan ve değişken yapısını hatırlayarak tanık olduğum anları bir bütünün parçası olarak belgeliyorum. Çünkü var olabilmek için verdiğimiz mücadeleyi önemsiyorum.” der Ömer Tevfik.

Kitabın hemen girişinde İstanbul’un ormanlık bir alanda yanmış hâlde bulunan Hande Kader’in anısına yazdığı Defne Çizakça’nın yazdığı “Derin ve Hüzünlü Nefesler Al” büyülü gerçekçi öyküsü karşılıyor bizleri. Sayfaları çevirdiğimizde 2012 yılında faaliyete başlayan Trans Misafirhanesi’nin gündelik yaşamın sadeliğine tanık oluyoruz.