Mine Söğüt çok sevdiğim bir yazar. Köyüm dediği Gümüşlük’ten İstanbul’a gelişlerinden birinde, bir pazar günü buluştuk ve edebiyattan, politikadan, gazetecilikten, yazılarından, biraz da çocukluğundan konuştuk.

Bir süredir farklı şehirlerde söyleşilerin oluyor. Okurlarla bir araya gelinen bu tür etkinlikler senin için nasıl bir karşılaşma?

Ben bu tür karşılaşmaları çok seviyorum. Çünkü yazdığım şeylerin neye dönüştüğünü, nasıl bir karşılığı olduğunu, insanlara neler sordurduğunu görebiliyorum. Bu buluşmalarda, okurlarla sorular üzerinden konuşuyoruz. Okurun sorduklarından yola çıkarak ben de kendime yeni sorular sorabiliyorum. Zaten soru sormayı çok severim. Böylece hem karşılıklı bir diyalog kurmuş oluyoruz, hem de bu tür soru cevap yansımalarının sonucunda kendimi daha iyi anlıyorum. Ya da kendini anlayıp anlamadığımı daha iyi anlıyorum.

Edebiyatla tanışman nasıl başladı? Çocukken ne okurdun ve ilk yazın neydi?

Bizim ev çok kitap okunan bir evdi. Babam ve annem çok okurlardı. Ben henüz okuma yazmayı bilmeden Nazım Hikmet şiirleri ezberlemiştim. İlk öyle yandım. 🙂 Hecelemeyi öğrenir öğrenmez elime aldığım ilk kitap ise Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ıydı. Cin Ali’ler yerine okumayı Küçük Kara Balık’la sökmüş olabilirim.

O dönem, yani 70’ler, çocuk edebiyatının çok önemsendiği bir dönemdi. Özellikle solcu yayınevleri çocuklar için çok güzel çeviriler yayınlıyorlardı.

Can Yayınları’nın Arkadaş Kitapları adında bir çocuk kitapları serisi vardı. Bekir Yıldız, Yaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun gibi önemli yazarlarımızın çocuklar için yazdığı kitapları o seride yer alıyordu.

Kitap okuma serüvenime bu kitaplarla başladım. Yine de her ne kadar bir çocuk için okuması zor bir yazar olsa da Nazım Hikmet, anlamaya çalıştığım, beni çeşitli duygularla ve birçok değerle tanıştıran ilk yazardır.

İlk yazdığıma gelince, ailede de hala bahsedilen, karanlık bir şiirim var.

Şiir şöyle:

 

Kara kara adamlar

Beyaz damlara çıktılar

Beyaz damları karaya boyadılar

 

Dünyanın sonu geliyor şiiri yazmışım resmen 5 yaşında! 🙂 Şimdi dönüp baktığımda başka türlü yorumluyorum bu şiiri. Bence bu ‘lar ekinden bile Nazım Hikmet’in etkisinde olduğumu anlayabiliriz.

Yazmak serüvenimden bahsedersek; yazmak, gazetecilikle birlikte tanıdığım bir eylem. Uzun yıllar gazetecilik yaptım. İlk edebi denilebilecek yazılarımı Öküz dergisinde yazdım. Gazetecilik marifetim nedeniyle Yapı Kredi Yayınları benden Adalet Cimcoz biyografisi hazırlamamı istemişti. Arkadaşlarıyla görüştüm, kaynaklara ulaşmaya çalışarak araştırma yaptım. Ancak tüm bu çalışmadan klasik, eksiksiz bir hayat hikayesi içeren bir biyografi çıkmadı. Bu yüzden Bir Hayat Hikayesi Denemesi koyduğum, biraz kurgu da içeren bu metni yayınevine ‘Oldu mu bilmiyorum. İsterseniz kitap olarak değil, bir kısmını bir dergide yayınlayabilirsiniz’ diye verdim. Nasıl bir iş çıkardığıma dair tam bir fikrim yoktu. Hatta böyle büyük bir işe kalkıştığım için biraz güvensiz de hissediyordum. Yayınevi ‘Olmuş.’ dedi. ‘Bu çok güzel olmuş.’ Bu bana çok büyük cesaret verdi. Bunun üzerine de Beş Sevim Apartmanı’nı yazmaya başladım.

Kısacası gazetecilikten yavaş yavaş evrilmiş bir yazma hikayem var.

Peki gazeteci kimliğini anlatır mısın? Cumhuriyet gazetesinde yazarsın. Bir yazarın politik duruşunun bilinmesinin okuyucular üzerinde etkisi oluyor mu sence?

Eğer politik bir insansan tabii ki oluyor. Politikayla aktif olarak uğraşan değil ama politik kaygılar taşıyan bir birey olarak, politikayla yakından ilgileniyorum. Yazdığım romanların içinde de her zaman ideolojik bir tartışma var. Romanlarım ya insan psikolojisine dair ya da politik değerlere dair sorunların etrafında dönüyor. Dolayısıyla politika benim kimliğimin önemli bir parçası.

Zaten Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız, bu kadar kutuplaşmanın, bunca sert dönüşlerin olduğu, devrimler üzerine kurulmuş ve karşı devrimlerle mücadele eden bir sistemin içinde bir sanatçı, bir aydın ya da bir kadın olarak duruyorsanız, politik duruşunuzun bilinmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz.

Hatta bu duruşun özellikle bilinmesi gerektiğini düşünen bir yazarım. Çünkü ülkede o kadar ağır şeyler yaşanıyor ki okurla ne zaman edebiyat için bir araya gelsek üç kelime kitaplardan konuşuyorsak 3000 kelime de ülkeye dair konuşuyoruz. Aynı endişeyi paylaşıyor olmak bizi tabii ki yakınlaştırıyor, olan biteni beraber anlamaya ve araştırmaya itiyor.

Her yazarın bir meselesi vardır derler. Senin meselen var mı Mine?

Olmaz mı! Benim bir sorum var. Hep etrafında döndüğüm bir soru. O da ‘Neden?’ sorusu. Hayatla ilgili birçok endişesi olan bir insanım. İnsanların tercihleri dolayısıyla ortaya çıkan yaşam modelinin korkunçluğundan rahatsızım. Vazgeçişlerden, boyun eğmelerden rahatsızım.

Diğer yandan insanların tercihleriyle oluşturdukları kötüyü merak ederim. Neden teraziden kötüyü atmadıklarını anlamaya çalışırım. Neden her şeyin karşısında negatifi koyup bunu da beslediklerini sorgularım.

Kısacası insanların tercihlerindeki zaaflar neler gibi sorular soran bir akıl dolaşıyor içimde. Tüm bunlar benim meselemi oluşturuyor.

Hayal dünyan nelerden besleniyor? Neleri gözlemlemeyi seversin?

Sokağı severim. Çok meraklıyımdır. Herkesi ve her şeyi merak ederim. Etrafıma çok bakarım. Bazen sınırları aşan, gereksiz yüksek bir empatiyle herkesi anlamaya çalışırım. İnsan çözme ısrarım vardır. Bu da benim için çok besleyici bir şey.

Bir de maalesef şöyle bir gerçek var ki, ülkenin kaotik yapısı da bir yazar için çok besleyici. Başımıza gelen şeylerden besleniyorum. Zehirlenirken besleniyorum. Yorulmalarım bile bir besine dönüşüyor.

Neticede yaratıcı bir iş yapıyorsanız başınıza gelen her şey bir malzemeye dönüşebiliyor.

Tekrar ülkenin durumuna dönersek, çocukluğu 70’lerde geçmiş, gençliğini 80’lerde yaşamış, 90’larda mesleğe adım atmış biri olarak her 10 yılda bir Türkiye’nin başına gelenlerin yazdıklarımda direkt etkisi olmaması mümkün değil.

Yazarken etkisinden çıkamadığın oluyor mu?

Ben zaten etkisinde kaldığım şeyleri yazıyorum. Bir şeyi yazman için onun içinde büyümesi, seni içeriden dışarıya kaplaması gerekiyor. Bu yüzden karakterlerim tamamen bana ait. Onları yaratırken bir meseleye hizmet ediyorlar. Üstelik sert bir meseleye hizmet ediyorlar. Genelde karakterlerim karanlık karakterlerdir. Biraz daha ferah bir anlatımı bir tek Kırmızı Zaman’da bulabiliriz.

Karanlık olarak bahsettiğim karakterlerindeki daha çok anlamadığım, itiraz ettiğim, benden olmayan tarafı yansıtıyorlar. Onları biraz da anlama çabasıyla yaratıyorum.

Ancak bu karakterleri yazmak günün sonunda beni biraz da yoruyor. Çünkü kötüyü anlatmak yorucu. Yine de farkındalığı çok önemseyen biri olarak, farkındalıklar konusunda kendimizi çimdiklemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Deli Kadın Hikayeleri’ndeki Sinekler Sevişirken öykünü tiyatroya uyarladın. Başka bir öykünü daha uyarlamayı düşünüyor musun?

Aslında tiyatroyla ilgili bir çalışma yapmayı çok isterim. Ancak yeni romanım beni bekliyor. O bitmeden başka bir çalışmaya başlamayacağıma dair kendime söz verdim. Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir roman var. Yine karanlık bir roman. 🙂

Kitapların tiyatroya uyarlanması veya filminin çekilmesi o kitabı nasıl bir yere taşıyor olabilir?

Kitabı nereye taşıdığını bilemeyiz. Kötü bir yere de götürebilir, iyi bir yere de. Bu noktada benim önemsediğim şey, başka disiplinden bir sanatçının benim işimle yakından ilgilenip, kendi enerjini ona yüklemeye değer görmesi benim çok hoşuma gidiyor. Bu türden bir yaratma kardeşliğini çok seviyorum. Kişi amatör olsun, profesyonel olsun onun heyecanı beni onore ediyor.

Günümüz Türkiye’sinde edebiyat sence nerede?

Tam da olması gerektiği yerde. Bir ülkede genel yapı nasılsa sanat da buna paralel gidiyor. Dolayısıyla günümüzde edebiyat kafası karışık ve tedirgin bir yerde. Gerçi bu bütün sanat dalları için geçerli.

Hatta ülkenin başı dertte olduğu için edebiyatın da başı dertte denebilir. Çok baskıcı ve otosansür uygulatan bir sistem olduğu için soruları her zaman doğru yerde sorabildiği bir yerde değil. Siz otosansüre mümkün olduğu kadar tanımasanız da omzunuzda yükü muhakkak hissediyorsunuz. Yayıncının da sırtına binen bir yük bu.

Bunlar da yıpratıcı olabiliyor. Edebiyat bu nedenle yorgun.

Şu an ne okuyorsun?

Yanımda Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi var. Yıllar önce okumuştum. Şimdi tekrar okumaya başladım. Müthiş bir kitap. Benim hafızam çok kuvvetli değildir, bu yüzden ilk defa okuyormuş gibi heyecanla ve bayılarak okuyorum.

Mine, sanat arsız mı?

Sanat arsız olmak zorunda. Sanatın kendi ahlakı var. Bildiğimiz toplumsal ahlağın tam zıttı bir ahlak. Haliyle ne kadar ahlaksız olursa sözünü o kadar doğru söyleyebilen, kışkırtıcı ve kural tanımaz olmak zorunda.

Sanatın kendi hassasiyetleri ve sorumlulukları var. Ama bunlar kamunun dayattığı hassasiyetlere eş değil. Yapma denileni yapmakla ilgilenmesi gerektiği için de sanat bence arsız. Çünkü ‘yapma’, sistemin koyduğu yasaklardan gelir ve sanat da bu sistemle uğraşır.