‘‘Less is More.’’ Mies Van Der Rohe

1950’lerde Amerikan şehirlerindeki yapılaşmayı kökünden etkileyen Seagram Binası, modern mimarlık anlayışı ile tasarlanmış yapılar arasında en başarılı gökdelenlerden biridir. Mimarı Mies Van Der Rohe’nin “Az, çoktur.” felsefesinin bir dışa vurumu olarak tasarladığı ilk ofis binasının Seagram olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yapının başarılı bulunmasındaki başlıca sebeplerden biri ise dış görünümünün keyfi olarak değil, gerekli taşıyıcı sistem özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmasıdır. Ne yazık ki bu fikrin yanlış yorumlanması, nüfus artışının sebep olduğu yüksek katlı yapıların artmasına ve şehirlerin özgün kimliklerinden uzaklaşılmasına neden olmuştur.

Seagram Binası, Samuel Bronfman’in sahibi olduğu Seagram & Sons içki fabrikasının genel merkezi olarak Başmimar Mies Van Der Rohe ve İç Mimar Philip Johnson tarafından tasarlanmıştır. New York 52. Cadde üzerinde bulunan binanın inşaatı 1954-58 yılları arasında tamamlanmıştır. 39 katlı olan bu zarif çelik yapı ‘cam’ malzemenin dış cephede kullanıldığı, iç ve dış mekan arasındaki sınırların kaldırıldığı bir tasarımdır. Ayrıca çeliğin almaşık bronzla kaplandığı ilk yapıdır ve 1500 ton bronz kullanılmıştır. Bronz malzemenin kullanılması, döneminde yapılan gökdelenlere göre maliyetini iki katına çıkarmıştır ki yapı yaklaşık 36 milyon dolara mal olmuştur. Kullanılan malzemeler açısından maliyeti oldukça yüksek olmasına rağmen kurgulanan sistem daha sonraki dönemlerde modernist şirket mimarlığı için bir örnek olmuştur.

New York Times’ın ‘Milenyumun Binası’ olarak ilan ettiği Seagram Binası aynı zamanda 2006 yılında ABD Ulusal Tarihi Yapılar Listesi’ne (National Register Of Historic Places) eklenmiştir. Listeye girdiğinde yaklaşık 50 yaşında olan bir yapının ‘tarihi yapılar’ listesine girmesi bence düşünülmesi gereken bir detaydır. Şöyle ki ülkemizde modern mimarlığın örneği olan yapıların bir tarihi eser değeri görmediği düşünülürse kendi modern mimarlık tarihimize karşı duruşumuzu bence irdelemeliyiz. Ayrıca Seagram Binası 2006 yılında bu listeye alındıktan sonra banyo aksesuarları, aydınlatma elemanları gibi yapının en ince detaylarına kadar 1958 yılındaki orijinal haline geri dönülmüştür. Bu da yapıların aslında en ince detaylarına kadar bir bütünün parçası olduğunu bize hatırlatmalıdır.

Seagram Binası 516m yüksekliğinde ve 65.000m² alana sahip olmasına rağmen konumlandığı arazinin sadece yarısını kaplamaktadır. Arazinin geri kalan kısmında ise şehrin en çok kullanılan toplanma alanlarından biri haline gelmiş bir meydan bulunmaktadır. Bu meydan granit malzeme ile kaplanmış, 21 metre uzunluğunda ikiz havuzlar ile sınırlandırılmıştır. Yapıyı günde yaklaşık 3.000 kişinin kullandığını düşünürsek meydanın kullanım oranının ne kadar yüksek olabileceğini hayal edebiliriz. Yapının kullanıcıları dışında meydan aynı zamanda yaz aylarında mini konser alanı, resmi tatillerde veya benzeri önemli günlerde festival alanı olarak da kullanılmaktadır. Bunların haricinde de istenildiği takdirde meydan sergi alanına dönüştürülerek birçok sanatçıya da ev sahipliği yapabilmektedir. Çevremizdeki yapıların oturum alanlarını düşündüğümüzde Seagram Binası bize yapıların sadece kapalı alanlarla yaşamadığını kanıtlar niteliktedir.

Seagram Binası modern mimarlığın en iyi örneklerden biri olması dışında aynı zamanda New York’ta geçen filmler için de aranılan bir mekandır. Audrey Hepburn’ün başrolünde olduğu ‘Breakfast at Tiffany’s’ dışında ‘Birth’, ‘The Best Of Everything’, ‘Duplicity’,  ‘The Secret Life of Walter Mitty’ gibi ve daha birçok başka filmde  yapının hem meydanı hem de ofisleri kullanılmıştır.  Yapı sadece filmlerle değil aynı zamanda zemin katta bulunan İç mimar Philip Johnson’un tasarladığı Four Seasons Restaurant ile de oldukça ünlüdür. Picasso’nun orijinal ‘Le Tricorne’ adlı tablosu da restoranın iki yemek bölümünü birbirinden ayıran koridorda bulunmaktadır.

Four Seasons Restaurant

Yapının giriş katı 7 metre yüksekliğindedir; aslında bu yükseklik bize caddeye paralel kısımda yapının göz hizasında bütünlük hissi vermesine sebep olmaktadır. Aynı zamanda meydanla birlikte giriş katının yüksekliği bir bütünü de oluşturmaktadır. Yapının girişindeki kolonların yükseklikle birlikte anıtsal bir hal aldığını söylemek de mümkündür. Bunu biraz da Antik Roma’daki yapıların kolonlarla vurgulanmasının modernize edilmiş hali olarak da adlandırabiliriz. Tek farkın Antik Roma’daki kolonların son derece dekoratif özellikler barındırmasına karşın Seagram Binasında zarafetin ve dengenin hakim olduğu bir anıtsallığın varlığı göze çarpmaktadır.

Günümüzde 60 yaşında olan Seagram Binası, zarif ve pür güzelliği ile sanki bugün inşa edilmiş gibi gözükmektedir. Bu denli genç kalmasındaki en büyük sebeplerden biri ise her yıl düzenli olarak bronz malzemenin kararmasını veya yeşillenmesini önlemek için özel yağlarla temizlenmesidir. Seagram Binasının da değer verilen her şey gibi zamana karşı yenik düşmeyeceğini düşünürsek yanılmış olmayız. “Modern zamanın Pantheon’u” olarak adlandırabileceğimiz Seagram Binası umarım Antik Roma Dönemi mimari eserleri gibi yıllarca yeryüzündeki varlığını sürdürebilir.

“Seagram Binası inşa edeceğim diğer binaların hiçbirinden farklı olmamalıydı. Düşüncem ya da yönelimim temiz strüktür ve konstrüksiyondur–bu tek bir yapıya ilişkin değildir, bu benim tüm mimarlık problemlerine yaklaşımımdır.”
Mies Van Der Rohe