Matisse

Her şeyin iyi olduğunu varsaydığın günlerden birindesin. Mutlu bile sayılabilirsin. Sanki en başından yalnız değilmişsin gibi, birden fazla hayatı bilinçli olarak yaşıyorsun. Karşı dairede oturan bayanın komşusu, işverenlerinin çalışanı, ailenin umursamadığı başka bir bireyi, düzenli olarak uğradığın marketin bir müşterisisin. Çoğu zaman gülümsüyorsun ve gülümsemek artık acıtıyor. İyi olduğun konusunda uydurduğun yalanlara diyecek yok. Sen iyiydin ya onlar nasıldı? Ah, onlarda çok iyiydi, kahve içmeye uğrar mıydım, dosyaları ne zaman teslim ederdim, yakında eve gelir miydim biliyorum ki çok özlemişlerdi beni ve evet lütfen yumurtaları benim için paketleyin, evet biraz sakarımdır yine kırılırlar. Yaşadığın her andan nefret eden, aidiyet yoksunu, binlerce maskesi olan ve tüm bunlara rağmen zarif kalan bir kadınsın sen. İçten içe kendini seviyorsun, tuhaf hırsların vardı bir zamanlar hatırlıyorsun. İçten kahkahaların vardı, bayılırdın gözlerin üzerinde olmasına. Ama şimdi eski bir parşömen kâğıdı gibisin; yarı saydam, kimsenin mürekkebini senin üzerinde harcamaya zahmet etmediği.

Hayır, bu günde kendine çeki düzen vermeyeceksin. Olduğu gibi bırakacaksın. Küçük dairendeki sınırlı sayıdaki eşyanla bir gün daha ölüme yaklaşacaksın, porselen fincan takımlarına kıyamayıp kahveni yine nefret ettiğin o bardakta içeceksin. Bir şeyler yemek isteyeceksin ama bu bile canını sıkacak, telefonu kaldırıp sesini duyurmak istemediğinden öylesine atıştıracaksın. Üzerini değiştirmeyeceksin, dünden kalma makyajının hala bozulmadığını görüp gururlanacaksın, kitaplarından birine uzanacaksın, sık aralıklarla okuduğun sana özel vahiyler topluluğu olacak parmaklarının ucunda, birkaç sayfa okuyacaksın ve yüzünde anlamsız bir gülümsemeyle duvarı seyredeceksin.

Tekrar hava kararacak ve sen… Ne kadar da budala olduğunu aynada kendine söyleyip uyuyacaksın. Belki ağlayacaksındır uyumadan. Yastığı yüzüne bastırıp hıçkırarak ağlayacaksın ve uyuyakalacaksın. Nihayetinde mutsuz ve sevimsiz bir varlıksın sen…

Yataktan çıkmadan bunları düşünüyorsun. Lekeli tavanı seyrederek geleceğe dair tüm umutlarını yok ediyorsun. Bileklerin o kadar güçsüz ki parmaklarını hareket ettiremiyorsun. Hayatın bir buhran olarak sonlanacak. İçinde yaşadığın bu şeyi anlamlandıramıyorsun. Artık bunun için uğraşmıyorsun bile… Vazgeçişlerin en güzeli olarak kalacaksın sen. Göz kapaklarını bu dünyaya kapatıyorsun…

Kapının çaldığını anımsıyorsun, hayır rüya görmüyorsun ve gerçekten duyuyorsun. Yıllardır sessiz kalan o tahta parçası hayat buluyor. Ne yapmalı? Kalkıyorsun, başın dönüyor yatağa bırakıyorsun tekrar kendini ve o sesi hala duyuyorsun. Üzerine bir şeyler geçiyorsun ve çıplak ayaklarınla bir kez daha bilinçsizce Kudüs topraklarında yürüyorsun.

Parmakların soğuk, pirinç kapı kolunda bekliyorsun. Alnını tahtaya yaslıyorsun ve dinliyorsun, belki de en başından kapı hiç çalınmamıştı. Sesi bir kez daha duyuyorsun ve ufak bir iç geçirişle korkuyorsun. Yapılacak tek bir şey kalıyor geriye. Kapıyı açıyorsun…

Hayatında sınırlı sayıda yaşayabileceğin ağır çekim anlardan bir tanesi bu… Başını kaldırdığın an gözlerini bulan bakışlar… Kapıyı tüm gücünle çarpıp kapatman gerektiğini biliyorsun. Ama tırnaklarını avuçlarına geçiriyorsun, bekliyorsun… Bir özür mü? Elbette hayır, henüz o kadar aptallaşmadın… O adam…

Matisse… Senin tüm varlığın, aidiyetin ve yaşamın…

Parmaklarını birer birer avuçlarından ayırıyorsun. Sakin kalman gerek, günlük, sıradan bir olaymış gibi davranman gerek zaaflarını saklaman gerek. Kalbinin deli gibi çarptığını görmezden gelmelisin. Hatırla… Bir zamanlar güçlü bir kadındın sen. Nefesini dudaklarının arasında bekletiyorsun ve görmek için bakıyorsun bu kez. Cehennem azabı bu değilse ya ne olabilirdi? Ağlayacak mısın? Hayır, artık beş yaşında ki o kız çocuğu değilsin sen.

Derin bir nefes alıyorsun ve kapıyı ardına dek açıyorsun. Senin krallığına açılan o sefil kapıyı aralıyorsun. Hata ediyorsun. Biliyorsun ve kusurlu bir insan olmanın ardına sığınıyorsun. Yok olmaya yüz tutan sesinle;

-İçeri girmeyecek misin?

Hayır, ona sarılamazsın, ona dokunamazsın, onunla konuşabildiğin için bile şanslı say kendini. Haddinden fazla büyük gözlerini ona dikip bakabildiğin için bile şükret ölen Tanrılarına. Basitçe sorduğun sorunun zavallılığı altında eziliyorsun. Sanki hiç özlememişsin gibi… Sanki günlerce aptal gibi beklememişsin gibi… Sanki Babil’in alevleri sönmüş gibi… İçeri girmeyecek misin? Budalanın tekisin…

Birçok ihtimal barındıran o durumlar… Yerinde seyredebilirsin, dibe tırmanabilirsin, yükselişi reddedersin, hiç ummadığın anlarda yaşamayı göze alırsın ve hissedersin.

Birkaç mevsim önce Matisse ve sen bir Amerikan rüyasının içindeydiniz. 50’li yılların çamaşır makinesı reklamlarını andırıyordunuz; sebepsiz gülümsemeler ve inançla donatılmış naif zevklere sahip bir hayat. Özünde basit lakin derinlerde karmaşık… Açıklanamaz kusurlarla donatılmış bir yaşam. Bu ufak dairede neredeyse imkansız olan şeyleri icra ettiniz ve mutlu oldunuz.

Hatırlıyorsun… Ölü yazarlarla dolu bir odanız vardı ve Matisse, Hemingway severdi. Varlık ve Yokluk… Muhtemelen o da hatırlıyordur. Mutfağınızı ve bazen başarısız olduğunuz tariflerinizi… Banyo aynasında her gün sayısı artan el yazılarınızı… Beyaz çarşafların arasında sarılıp uykuya dalışınızı… Üzülme… Unutursun sandın ama hatıranda özenle sakladın.

Tüm bunlara sadece yanından geçerken aldığın kokusu yol açıyor, yoksa elbette unutmuştun… Bırak bu yalanları… Defalarca kez öldün sen. Şimdi bırak bu palavraları ve sarıl ona. Hayır mı? Ah, evet senin aptalca gururun… Peki, kapıya tüm ağırlığını vererek bekle öylece. Güçlü görünmeye çalış. Hadi şimdi kapat kapıyı ve karşısına geç, anlamsız mazeretlerini sırala ve o da seni bir kez daha yalnız bıraksın. Gönder onu, parmaklarının arasına bir kez daha kalbini sıkıştır ve bitir… Tekrar ve tekrar dirilirsin sen, alışkınsın…

Ağır adımlarla ona doğru ilerliyorsun… Duruyorsun, bir adım daha atamayacağını anlıyorsun. Yarı ölü halinle önemi olabilirmiş gibi saçlarını düzeltmeye çabalıyorsun. Acınası… Matisse… Gülümsüyor… Sesini duyduğunda ne olacağını biliyorsun değil mi? Hayır, hayır şimdi ağlayamazsın… Evet, gözlerini kaçır…

Korkma. Daha fazla canın yanamaz… Bak gözlerinin içine ve onu ne kadar özlediğini fısılda… Matisse, seni özledim… Zor görünmesinin yanında oldukça kolay aslında…

Aslında kızgınsın sen. Kırılan bir gururun var. Önemsenmeyen hislerin ve aşağılanan zevklerin.Yok sayıldın bir zamanlar sen.

En başa dönelim, henüz sonu belli değil fakat o sade başlangıcı hatırla.Kışın anlamsız soğuğuyla yaktığı vakitler seni benliğiyle saran bir adam.Aşka dair neredeyse bütün klişeleri hissedebilmiştin;midende uçuşan kelebekler,anlamsız bir heyecan,tuhaf acemilikler ve haddinden fazla gülümsemen…Ama bunları hak ettiğini düşündün ve öyle hissettin çünkü sandın ki Dante ‘de Beatrice’e asırlar önce bu şekilde bakmıştı.Yanıldın…

Hatırla…İstenmediğini ve güven duyduğunda bunu yapmaman gerektiğinini öğrendin.Acıttı…Çokca lakin tekrar nefes aldın.Evet öfken güçlü tutuyor seni.,Ne söyleyeceksin ona?Yeni bir başlangıç…Gaddar ve merhametsiz sevgini,bencil tavırlarını tekrar ister mi?

Alabildiğin en derin nefes ciğerlerinde…Suratına haykırmak istiyorsun. Hissettiğin bu şeyi anlatamasan bile dudaklarından savrulsun istiyorsun fakat biliyorsun bu seni delirtir. Ne denli aptal ve kırılgansın. Zamanı  gerektiğinde bırakmalısın. Hatırladın değil mi? Hayatta her zaman Sartevari Yaşanmayan Zamanların olacak. Hadi şimdi bak ona. Son kez gözlerini bulsun bakışların. Bu kimsenin zaferi olmasın, sadece basit bir veda…

Ona dönüyorsun…Lakin onu göremiyorsun… Haydn’den senfoni kırıntıları duyuyorsun.Pencerenden solan güneşe tutunuyorsun ve deliliğine ilk adımı atıyorsun.Mürekkebin bu hikayeyi bu kadar anlatabilecek çünkü bitmeye yüz tutuyor ve biliyorsun. Matisse…Başka bir kadına ait…

Koltuğundan kalkıyorsun. Porselen takımını camlı bölmesinden çıkarıyorsun…