Geçtiğimiz hafta hayranlıkla izlediğim Çolpan İlhan – Sadri Alışık Tiyatrosu yapımı olan “Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi” adlı oyunla ilgili izlenimlerimi sizlerle paylaşmadan önce, oyun sonrası Peter karakterine hayat veren Onur Kırat ve yönetmen Gökhan Erarslan ile gerçekleştirdiğim kısa bir söyleşiye yer vermek istiyorum.

Onur, Peter rolünü nasıl ele aldın?

– ‘Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’ 1958 yılında kaleme alınmış bir oyun olsa da işlediği konu gereği günümüzde güncelliğini artarak koruyan bir hikaye. Peter’ı günümüz dünyasına taşırsak, plazada çalışan, beyaz yakalı, evi ve işi ile modern hayatın zorladığı yaşam biçimi içinde sıkışmış bir karakter. Düzenin ve tüketim toplumunun artık eskisinden de çok dayattığı ve tasvip ettiği şekilde, bir eşi, iki kız çocuğu, evcil hayvanları olan, düzenli bir maaşı, ortalamanın üzerinde hayat standartları olan bir adam. Peter, bir nevi Fight Club’taki ‘Anlatıcı’. Düzene uyum sağlamış, her şey “olması gerektiği gibi”yken mutsuz. Kalabalıklar içinde yalnız. Mutsuz ve yalnız olduğunun farkında bile değil. Peter benim. Peter sizsiniz. Peter, farkındalığı gelişmiş olanların içinden sıyrılıp zincirlerini kırmak istediği, fakat sıyrılmanın çok da kolay olmadığı günümüz insan modeli aslında.

Bu rol önerildiğinde ilk tepkin ne oldu?

– Açıkçası Edward Albee’nin eserini daha önce okumamıştım. Rol önerildiğinde okudum. Hikaye beni çok etkiledi. Karakterleri, karakterlerin birbiri karşısındaki duruşunu, birbirine zıt iki karakterin birbirini besleme şeklini, özetle hikayenin kurgusunu, derdini, anlatımını çok sevdim. Çok heyecanlandım. İçselleştirdim. ‘Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’, üzerine okuduğum, düşündüğüm, hepimizin içinde bulunduğu bir hikayeydi. Eserin hikayesinin yanı sıra, absürt tiyatronun derdi beni mutlu ediyor. İnsanların ruhsal durumları, çelişkileri, özetle iç dünyaları üzerine düşünmeyi, gözlem yapmayı, kafa yormayı seviyorum. ‘Hayvanat Bahçesi’ndeki parmaklıklar, aslında bizim eşimizle, çocuğumuzla, sevgilimizle, patronumuzla, arkadaşımızla, yolda karşılaştığımız insanlarla, hayatla aramızda olan parmaklıklar. Sekiz yıldır Sadri Alışık Tiyatrosu oyuncusuyum. Yine tiyatromuz çatısı altında üç senedir içinde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğum ‘Guguk Kuşu’ oyunu gibi, toplumsal ve sosyolojik dertleri olan, insanları düşündüren, yer yer tedirgin eden, kafalarını açan işler içinde olmak beni mutlu ediyor. Bu oyundaki rolümü elimden geldiğince doğru yorumlamak bu aralar benim en büyük motivasyonum.

Çok deneyimli, gerçek bir ustayla, Burak Sergen ile başrolleri paylaşmak nasıl bir duygu?

– İşte bu da benim en büyük şansım. Çok mutluyum, çok gururluyum, çok heyecanlıyım. Burak Sergen bir duayen. Gerçek bir ağabey. Sahnede birlikte olmak ise hem büyük bir heyecan, hem de çok büyük bir deneyim.Sahnede bana büyük bir güven veriyor. Birlikte oynamanın yanı sıra her anında yeni şeyler öğreniyorum kendisinden. Bu genç bir tiyatrocu için büyük bir şanstır. En belirgin duygum gurur ve heyecan. Ne mutlu bana.

Ve oyunun yönetmeni Gökhan Erarslan ile boşalan sahnede dekor banka oturuyoruz. Tek spotun ışığı düşüyor. Alkış sesleri hala kulaklarımızda.

Bu proje nasıl gelişti Gökhan ?

– ‘Hayvanat Bahçesi Hikayesi’ Dünya Tiyatrosu nezdinde belki de en fazla sahnelenen oyunlardan biri olarak durmakta. Edward Albee’nin de ‘Kim Korkar Hain Kurttan’ ismiyle dilimize çevrilen oyunuyla beraber en çok bilinen eseri konumunda. Esasen Edward Albee edebiyatına biraz uzağız biz. Çok daha derin ve çok daha zengin bir dağarcık sahibidir Albee yapıtları. Ama çevirisi çok sınırlı bizde. Bu acı bir durum aslında. Oyunu sahnelemeyi Burak Sergen ve Kerem Alışık proje olarak tasarlamışlar evvelinde. Ardından reji koltuğu için beni düşünmüşler. Sağ olsunlar. Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosunda daha evvel ‘Sonbaharı Beklerken’ ve ‘Market’ adlı oyunlarım sahnelenmişti. Hatta ‘Market’i ben yönetmiştim. Çok ilgi gören, farklı, ödüllü bir iş çıkarmıştık. Yine de sezon içinde oyun yönetme fikri yoktu kafamda. Fakat ikna ettiler beni. İyi ki de etmişler. Burak Sergen sahnede izleyip de beni kendine hayran bırakan bir aktördü. Ama kendisiyle çalışma fırsatına sahip olmak başlı başına ders niteliğinde oldu, hiç kuşkusuz..

Bir yönetmen olarak çıkış noktan neydi, diye sorsam…

– İletişimsizlik çağımızın en büyük hastalıklarından bir tanesi. Düşünün ki oyunu 1950’li yılların sonuna doğru yazmış Albee ve günümüzde hala geçerliliğini koruyor metni. İşte bu yazara ait bir yapıtın düşünsel boyutunun ne denli büyük olduğunun ispatıdır. Hepimiz tedirginiz. Hepimiz kazanmak ve kazandıklarımızı kaybetmemek için mücadele halindeyiz. Herkes birbirini suçluyor. Kimse kimseyi dinlemiyor ve anlamıyor. Anlamak için uğraşmıyor da… Yaşadığımız çağ çok vahşi ve şiddeti kimi zaman iliklerimize kadar hissediyoruz. Oyunun içindeki dramaturjik müdahalelerimiz bu çağın tavrına, konformizmin bayalığına, küçük burjuva zihniyetinin açmazına değinen müdahelelerdi ve yazarın metninden referansla yola çıkılarak yapıldı. Edward Albee’nin Amerika’daki ajansıyla uzun süren bir diyaloğumuz oldu. Neyi neden ve ne şekilde yapmak istediğimizi anlattık. Onları ikna ettik. Masa başında saçmalamadan bir şeyleri kurgulamaya çalıştık. Yeni bir çeviri hazırlandı. Işık tasarımından prova takvimine kadar her şeyi planlı bir şekilde gerçekleştirerek onları da şaşırtan bir projeye imza atmış olduk.

Hayalinde oluşturduğun oyunu sahnede izledin mi?

-Oyunu izlediğim ilk akşamın ardından gayet mutlu ve huzurlu bir şekilde eve döndüm. Çalışma arkadaşlarımın hepsine minnettarım. Acayip büyük bir yönetmenim ben hey hey hey, diyerek dolanmıyorum bazı büyüklerim ya da çağdaşlarım gibi.Oyun kötü çıksaydı kaldırırdım zaten. Bilen bilir kaldırmışlığım da vardır.

Gelen tepkiler nasıl?

-Metne aşina olanlar için farklı bir yorum oldu sahnede gördükleri. Yenilikçi, özgün ve özenli bir iş. Gelen bildirimler de bu yöndeydi bize. Elbette bazı noktalar için söylenen şeyler oldu. O kadar da olacak. Hiç kimse hiçbir şey söylemese samimi olduklarına inanmam.Güzel bir oyun izlemek isteyen herkesi ‘Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’ne bekliyorum.

Edward Albee, ‘ The Zoo Park’ (1958) adlı piyesinde; hızlı sanayileşme ve buna bağlı olarak gelişen, kontrolsüz kentleşme, yeniden tanımlanan cinsel, sosyal roller, hayat tarzları karşısında yaşanan duygusal ve fiziksel yalıtım, uyumsuzluk, içe çekiliş, öfke, kin, yalnızlaşmanın beslediği şiddetli iletişim bozukluklarına değinir.Hayat, her anlamıyla, acımasız, ağır, sert ve hırçındır.Bir yanda kapitalizm ve toplumu derinden sarsan Amerikan Rüyası…öte tarafta, burjuva ikiyüzlülüğüyle atbaşı giden duygusal ve maddi yoksunluklar.Çıkışsızlık.Rekabet.Mutsuzluk.Hızla değişen değerler sistemi.İşte tam da bu noktada, ‘ Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’ nin birbirine yabancı iki kahramanı, kapitalist düzenin ipliğini pazara çıkartmak istercesine, karşılaşılaşıverirler hiç nedensiz.İnsanın giderek tahrip gücü yüksek bir bombaya ne kadar kolay bir biçimde dönüşebileceğinin, kara mizahı da böyle başlar işte.Birden..hesapsız kitapsız.Hatta, öyle, durup dururken.Artık her sözcük, her devinim yeni bir sözcüğe, bir başka devinime açılacaktır; Varıldığında hiç kimsenin geri dönemeyeceği bir ‘son’a uzanan yolun başındadır iki yabancı.Ve pim bir kez çekilmiştir artık.Art plandaysa sadece yalnızlık vardı.İç dünyamızı altüst eden yalnızlığın o ürkütücü ıssızlığı.Ve teşrih masasına yatırılan iç isyanlar.Yaşam tutanakları.Bireysel ve toplumsal dramların eşlik ettiği hayat tasvirleri….

New York Central Park’ta sıradan, herhangi bir gün. Herhangi bir saat. Bir sokak serserisi, bir evsiz.Koltuğunun altında kaykayı ile dolaşan bir yeni yetme. Orada burada sigara izmaritleri, tahta banklar, çöp kutuları. Kuş sesleri. Her biri ötekini belirleyen ama hepsi de kendi içinde bir bütün oluşturan karakterler..

Parkın mümkün olduğunca gözlerden ırak ve nispeten sakin bir köşesinde bankta oturmuş bir adam.Çoktan yaşını başını almış, sorumluluk sahibi, küçük bir yayınevinde yönetici olarak çalışan, eşi, iki kızı, iki kedisi, iki muhabbet kuşuyla önerilen (dayatılan ya da) hayatına devam eden, bunaldığında kendini parkın bu bankına atan Peter. Elinde elektronik sigarası, cep telefonu. İşi, parası, hırsları, sahip oldukları, olacaklarıyla sınırlı bir yaşamı ta en başından, kabul etmişti aslında. Mutlu muydu, herkes kadar. Mutsuz muydu, yine herkes kadar. Yukarıda bahsettiğim ‘iki yabancı’dan biriydi Peter.

Diğer yabancıya gelince, adı Jerry’di. Edebi bir faniydi alt tarafı. Evi, New York’un batı yakasında, pis, daracık bir pansiyon odasıydı. Düzenli bir işi, geliri yoktu. Pek fazla insanla da konuşmuyordu aslında.’ Tabii, bana bir bira ver, tuvalet ne tarafta, film kaçta başlıyor veya çek ellerini üstümden pislik’ gibi şeyler dışında. Oysa hep birileriyle konuşmak, yani gerçekten konuşmak, biriyle tanışmak, onun hakkında her şeyi öğrenmek istiyordu. Birkaç kıyafeti, kullanılması yasak olan bir elektrik ocağı, bir konserve açacağı, bir bıçağı, iki çatalı, bir küçük, bir büyük iki kaşığı, bir fincanı ve tabağı, bir su bardağı, sekiz ya da dokuz adet kitabı, bir o kadar da porno dergisi, iki tane de boş fotoğraf çerçevesi vardı. Tüm sahip oldukları bunlardı. Ha, bir de çocukken plajdan topladığı çakıl taşlarını muhafaza ettiği kilidi bozuk bir kasa.Serseri bir mayın gibiydi Jerry. Fena haldeydi. Bunalmıştı. Bir yere, bir yerlere ait olma hissini kaybetmişti çoktandır. Yılgındı. Kafası bozuktu. Önerilen hayatlara karşı gelmişti. Tepkiliydi. Yine de çocuk kalbini yitirmemişti. Belki kabul görmüş erkek dünya anlayışına, kurallara, kendisini iğdiş eden değerler sistemine. Hayat ağır geliyordu omuzlarına. Yaşamla iç içe olduğu tek yer hayvanat bahçesiydi epeydir.

“Fakat sana önce, hayvanat bahçesine neden gittiğimi anlatmam gerek. Hayvanat bahçesine, insanların hayvanlarla nasıl geçindiğini, hayvanların hayvanlarla ve insanların insanlarla nasıl geçindiklerini öğrenmek için gittim. Aslında bu sağlıklı bir gözlem olamazdı. Herkes birbirinden parmaklıklarla ayrılmış, hayvanlar birbirinden ayrı, hayvanlarla insanlar ayrı. Ama orası bir hayvanat bahçesi ise, elbette öyle olacaktı.”

Jerry ve Peter, tıpkı Sam Shepard’ın ‘ True West ‘ oyunundaki Austin ve Lee gibi, çivi ve çarmıh, yem ve ökse, güneş ve gölge, av ve avcıydılar birbirleri için. İki yabancı mıydılar sahiden? Yoksa aynı insanın iki farklı yüzü mü ? Yanıtı belirsiz.

“Bu… eğer..eğer bir..eğer insanlarla bir kopukluğun varsa, bunu aşmak için, bir yerlerden başlamak gerekir.Hayvanlarla anlaşabilirsin. Evet ! “

Çolpan İlhan- Sadri Alışık Tiyatrosu yapımı ‘Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’, hiç kuşkusuz, sezonun en çarpıcı, en başarılı çalışmalarından biri. Seyirciye, ‘ustalık derecesindeki reji ve oyunculukları kadar, plastik nitelikleri, yalın, sarsıcı ve bir o kadar da cesur ve sahici, sıra dışı yorumlarıyla’ da, her açıdan özenli bir uğraşın ürünü olduğunu, hissettiriyor.

Gökhan Eraslan, ‘Market’in hemen ardından, ‘ Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi ‘nde de yönetmenliğinin hüneriyle keskin virajlarda, hayatın kimi sarp oyumlarında dolaştırıyor izleyiciyi oyun boyunca .Soluk soluğa devam eden, sarsıcı bir yolculuk bu. Park sakinleri, Jerry, Peter’in özel durumlarını genele, şimdiki zamana gönderiler yaparak, doğru bir anlatımla sunuyor. Dahası oyunu yaratıcı bir biçimde ele alıp, yaratıcı düş gücünü devreye sokuyor. Ve bir yönetmen olarak, eseri tümüyle duygusal sahiciliğin üstüne oturtmak için tüm gücünü, emeğini sarf ederken, zengin oyunculuk örneklerine de imkan tanıyor. Böylece de tam anlamıyla söylenecek sözü ve özü olan, ufuk açan başarılı bir rejiye daha imza atıyor.

Burak Sergen, yaşar kıldığı Jerry karakterinde, izleyici daha ilk anda tutsak alan, enerjik, kusursuz performanslı bir oyun çıkartmış.Sahnede varettiği gerçeklik hissi, o uçsuz bucaksız illüzyon, olağanüstü sahne üslubu ‘ Neyzen’, ‘Adolph’daki gibi, büyüleyici. Derinlikli. Erişilmez. Jerry’i adeta kendisiymişcesine yansıtıyor. Böylesi bir yorum ve beden dili kullanımı, oyunculuk tekniği karşısında ne söylenebilir ki zaten, ‘ustalık değerinde, sıra dışı, olağanüstü, dorukta bir başarı..güçlü, ödünsüz ve disiplinli bir oyunculuk, eşsiz bir ruh çözümlemesi .’ Hemen tüm bu tanımlar, Burak Sergen’in oyunculuğunun yanında eksik, yetersiz, bildik kalıyor sanki. İyisi mi, gidip izleyin, diyeyim. Hem de hemen, hiç vakit kaybetmeden.

Onur Kırat’ın Peter rolünde gösterdiği tutarlılık, bütünsellik övgüye değer. Edanur Hancı, Şahin Adıgüzel, Ayşin Ayata, Ferdi Taşkın, Serkan Beşiroğlu, Merve Göydağlı da başarılı yorumlarıyla oyuna çok şey katmışlar. Sahne düzeni, müzik, giysi ve ışık tasarımı rejiyle tam bir uyum içinde. Son olarak, Edanur Hancı’nın çapaksız çevirisini okurken hayran kaldığımı özellikle belirtmek isterim.

”Neden kalkayım? Senin olabilecek her şeyin var. Evini, aileni hatta küçük hayvanat bahçeni bana sen anlattın. Her şeyin var ve şimdi de, bu bankı istiyorsun. İnsanlar bunun için mi savaşıyor? Söyle bana Peter, bu bank, bu tahta ve demirden şey, senin onurunu mu simgeliyor? Koskoca dünyada bunun için mi kavga edeceksin? Bundan daha saçma bir şey düşünebiliyor musun ?”

‘Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi’ söyledikleri ve söyleme üslubuyla,  yıllar ve yıllar sonra bile belleklerde yerini koruyacak, son derece özenli bir çalışma. Kısaca, oyunculukları, kusursuz ekip çalışması, rejisiyle sezonun en ‘iyi oyun’larından biri.