Dünyanın en ünlü ressamlarından biri, paha biçilemeyen eserleri en büyük müzelerde, sanat galerilerinde sergilenmekte. Adını duymayan yoktur herhalde, resimlerinin kopyaları her yerde var, tam da istediği gibi. Hayran olduğu Japon baskıları gibi, eserlerinin doğrudan etkisi bizleri sarıp sarmalıyor. Hayattayken sadece bir resmini satmayı başarabilmiştir oysa. Delilikle bağlantı kurulan bir sanatçı, dahilikle delilik arasındaki ince çizgide yol alan sanatçıların dramının sızdığı  melankoliyle yoğrulmuş bir yaşam.

Vincent Van Gogh üzerine yapılan son film 2017 yapımı “Loving Vincent”, sanatçının yaşam öyküsünü anlatıp nasıl öldüğü üzerine polisiye tadında iz sürerken dehanın gizemli dünyasına bir perde aralama çalışması olarak da dikkatimizi çekiyor. Polonya-İngiltere ortak yapımı olan filmin en ilgi çekici yönü her karesinin tuval üzerine yağlı boyayla çizilerek hazırlanmış olması, dünyada ilk kez bu şekilde hazırlanan bir animasyonla karşı karşıyayız. Yapımı altı yıl süren film için 125 ressam çalıştı ve 65000 resim kare kullanıldı, 853 tablo hazırlandı. Bu karelerin tamamı Van Gogh’un resimlerinden hazırlandı, yine Van Gogh’un tekniği kullanılarak. Van Gogh’un tabloları bize onu anlatıyor, adeta yıllar ötesinden bizimle söyleşiyorlar. Açılış ünlü “Sarı Ev” tablosuyla başlıyor, diğer tablolar yeri geldikçe hikayelerini anlatıyor. Film, önce gerçek oyuncularla çekilmiş ve oyuncularla karakterler arasındaki benzerlik de inanılmaz. Yönetmenler Dorota Kobiela ve Hugh Wechman, oyuncular Douglas Booth (Armand Raulin), Saoirse Ronan (Margareth Gachet), Robert Gulaczyk (Van Gogh). Filmin hikayesiyle birlikte bizi tabloların içine çeken müzikler Clint Mansell’e ait. Film çeşitli ödüller de almış, 2018 Rusya En İyi Yabancı Film Ödülü, En İyi Kurgu dalında Polonya’dan bir ödül ve Şangay Uluslararası Film Festivalinde En İyi Animasyon Ödülü. Oscar’a da aday gösterilmiş film.

Film, Van Gogh’un 17 yaşındayken tablosunu yaptığı Armand Roulin’le anlatılıyor daha çok. Ressamın ani ölümü üzerine kardeşi Théo’ya yazdığı son mektubun kardeşine ulaştırılma çabası, onun da ölmüş olması sebebiyle Van Gogh’un en son yaşamış olduğu kasabaya gidiş, orada nasıl yaşadığı, nasıl öldüğü bize anlatılmaktadır. Geri dönüş tekniği kullanılarak sanatçının yaşamındaki belli noktalar bize anlatılıyor. Ölümüyle ilgili soru işaretleri vardır, Armand Roulin sanatçıyla ilgili olan insanları bulup konuşur onlarla. Kimisi intihar ettiğine inanmamaktadır, kimisi onu şeytanın avanesi gibi görüp sonunun belli olduğunu ima etmektedir, çoğuna göre de delinin tekidir, çocuklar bile taşlamıştır onu. Her ayrıntıyı verip boğmaz bizi film, gerilimi diridir, sürükleniriz. Geri dönüşler siyah-beyazdır, uzakta kalan anılar gibi. Kardeşine yazdığı mektuplar yaşamla tek bağıdır sanki, resimleri dışında. Bazı insanların yazdığı, notalarla içini döktüğü gibi resim yapar o da, koyu bir yalnızlık perdesinin arkasındadır, onu anlayamayan bazı gençlerle takılır arada, bu onu daha da yalnız kılar. Akıl hastanesinde tedavi görmüştür zaten, maddi problemler de hiç eksik olmaz. Sıradanlaşamamanın ızdırabı yakasını bırakmamaktadır, İngiliz romantik şair John Keats’in “La Belle Dame Sans Merci”(Acımasız Güzel Kadın) şiirindeki şövalye gibi, hasadın kaldırılması ona yetmemektedir. Dolu ambarlar, yiyeceğini yığmış sincap, yarın kaygısının insanı bırakmayan hayaleti, hayır, onun ruhu bir şeylerin peşindedir, yakar içini bu arayış. İnsanların şeytani bulduğu bakışların arkasındadır bu arayış, arayışında anlaşılmak da ister, ama nafile, dahi filozoflar, yazarlar, şairler ve nice sanatçının ortak yazgısı, yalnızlığın sızısı onu da bırakmaz. Oysa resimlerinde yansıttığı o mütevazı dünya, tarlalar, küçücük, sade odası, ağaç gövdelerinin ışıltısı, tohum eken köylü, içini mutlulukla doldurmaya yetmektedir; mütevazıdır, kocaman yüreğini anlamasını ister insanların, o uzak, yabanıl görünüşün arkasına uzanmalarını arzular. Ama yabancılara karşı garip davranır insanlar, kendinden olmayanı istemezler, The Doors grubunun “People Are Strange” (İnsanlar Gariptir) şarkısındaki gibi: “İnsanlar gariptir bir yabancıysan, yüzler çirkin görünür yalnızsan.” Boyalı kuşlar yok edilmelidir ya da onlara bakıp insanlar kendilerinin ne kadar doğru yaşadığını görüp tatmin olmalıdır, işte bunlardır cehennemlikler, böylece bu iyi insanlar da cennetlik olduklarını kendi gözlerinde kanıtlamış olurlar. Jerzy Kozinski’nin “Boyalı Kuş” adlı eserinde romanın kahramanı olan çocuk bir süre bir kuşçuyla kalır ve bu kuşçu kuşlarını saldığı zaman onların geri dönmesi için başka bir kuşu yakalayıp onu farklı bir renge boyar. Farklılığı kabul edemeyen kuşlar bir araya gelip bu kuşu parçalarlar ve yuvalarına geri dönerler. Aynılaşmayı reddeden ya da aynılaşamayan insanlar da düşmanlığı tetiklerler istemeden. Herkes gibi yaşamaya çalışsalar da işte bir yere kadar…

Film bize Van Gogh’un melankolik duruşunun nedenlerini anlamaya çalışmamızı da sağlar. Çalıştığı işlerde bir türlü tutunamaz, çocukluğunda başlayan sıkıntılar yakasını bırakmaz. Ailesi tarafından pek de sevilmeyen bir çocuktur, bunu derinden hissetmiştir. “Roma’ya ait bir acı vahşetinde kayıp ve bütün çocuklar deli, yaz yağmurunu bekliyorlar”, The Doors grubunun “The End” şarkısının bu dizelerinde anlattığı yeterince sevilmemiş çocuklar, sevgisizlikle zehirlenmiş çocuklar yetişkin olduklarında bu acıyı bağırlarında taşırlar elbette, daha çocukken bellidir bunalımlı halleri. Fakat bu bunalımlardır ki sanatçının modern sanatın başlangıcı kabul edilen müthiş eserlerini ortaya çıkarmasını sağlamıştır. En güzel tabloları en sancılı döneminde yapılmıştır, acı sanatın sebebidir. Yaşadığı dönemdeki akımlardan etkilenmiş ama bunları bambaşka şekilde kullanmıştır, içindeki hisleri fırça darbeleriyle açığa vurmuştur adeta. Ondan önceki sanatçılarda fırça vuruşları sanatçının ustalığını yansıtırken Van Gogh da bu sanatçının aşkla çalışmasını, kalbini açığa çıkarıyordu bir noktada. Doğadaki en sıradan nesneler bile büyülüyordu onu. Gerçekçilik çok önemli değildi, doğayı birebir kopyalamaya çalışmıyordu, gölgeler ve yansımalar önemsizdi, gördüklerinin ona yaşattığı hisleri aktarmaya çalışıyordu. Kardeşi ona çok destek olmaya çalışıyordu, mektupları bize hem sanatına delice bağlılığını hem hasretlerini ayrıntılı bir şekilde anlatır. Film adını da mektuplarını sonlandırma biçiminden alır Van Gogh’un. Filmde bu mektuplardan bol bol alıntılar da görürüz. İki kardeş arasındaki derin sevgi içimize işler, Van Gogh’un sonuna kadar hayatındaki tek insan. İşte ilham anlarını kardeşine anlattığı bir mektubundan küçük bir alıntı:

“Heyecanlanmalar bazen o denli güçlü ki, insan çalıştığının farkına bile varmadan çalışıyor… ve fırça vuruşları, bir konuşmadaki ya da mektuptaki sözcüklerinkine benzer bir gelişim ve tutarlılıkla birbirini izliyor.”

“Loving Vincent” filmi sanatçının tekniği, resim sanatındaki yerinden çok insani duruşu üzerine odaklanıyor. Kendi resimlerinden kareler oluşturulduğu için de adeta ressam bize kendini anlatıyor. Sonuna kadar düşmeyen temposu hem sanatçıya odaklanmamızı hem de insan denen varlığın derinlerine inmemizi sağlıyor. Çocuklar taş attığında bizim de canımız acıyor, geç de olsa onun istediği gibi eserlerinin bilinirliği yüreğimizi ısıtıyor. Bunalımların karakter zayıflığından olmadığını biz de görüyoruz Armand gibi ve bir kez daha saygıyla eğiliyoruz büyük dehanın önünde perdeden sızanların ışığında.